MEDİNE-İ MÜNEVVERE


Medine, Mekke ile birlikte iki Harem’den biri olup hicretten sonra Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Hz. İbrâhim -aleyhisselâm- Mekke’yi harem yaptığı gibi ben de Medine’yi harem kıldım” sözleriyle şehri harem ilân etmiştir (Buhârî, “Cihâd”, 71, 74; Müslim, “Hac”, 454).

Medine’nin coğrafi konumu ve durumu nasıldır, Mekke’ye göre farklılıkları nelerdir?

Arap yarımadasının batısında Hicaz bölgesinde, Mekke’nin 350 km. kadar kuzeyinde ve Kızıldeniz kıyısına yaklaşık 130 km. uzaklıkta olup deniz seviyesinden yüksekliği 619 metredir. Bugün Medine-Mekke arasındaki ulaşım, hicret yolu olarak bilinen 418 kilometrelik otoyol vasıtasıyla sağlanmaktadır. Bu günkü nüfusu 1300.000 civarındadır.(2017) Kızıldeniz kıyısındaki Yenbû Limanı da şehrin Mısır, Habeşistan, Yemen, Hindistan ve Çin arasındaki deniz bağlantısını sağlar.

Şehrin kurulduğu geniş düzlüğün kuzeyi Uhud, güneyi Ayr dağı, doğusu Vâkım ve batısı da Vebere haneleriyle (volkanik lav akıntısının oluşturduğu siyah bazalt taşlıklar) kuşatılmıştır. Gerek coğrafî konum gerek arazi yapısı bakımından Mekke’den tamamen farklı olarak tarıma elverişli geniş vadileri ve zengin su kaynaklarıyla temayüz etmiştir. Tarih boyunca Medine’nin içme suları daha çok güney tarafındaki kuyulardan sağlanmıştır; burada Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in su içtiği ve abdest aldığı on dört kuyu bulun-maktadır (İbn Şebbe, 152, 156-162). XX. yüzyılın ortalarına kadar asıl yerleşme ve ticaret alanı sur içinde ve Mescid-i Nebevî’nin çevresinde yoğunlaşmış, şehrin çekirdeğini burada bulunan ve kuruluşu Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanına kadar giden semtler oluşturmuştur.Mescid-i Nebevî merkezli fizikî planını korumakla birlikte şehrin geleneksel yapısı neredeyse tamamen değişmiş; yüksek binaları, geniş yolları, Harem-i Şerif etrafında yoğunlaşan otelleri ve parklarıyla son derece modern bir görünüm kazanmıştır.

Medine’nin eski adı nedir?

Medine’nin eski adı Yesrib’in, buraya ilk yerleşen aynı adlı şahıstan geldiği tahmin edilmektedir. Kökünde “Zarar vermek, karıştırmak, kötülemek, bozmak” gibi anlamlar bulunan yesrib kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de Medine’nin adı olarak bir yerde geçmektedir (el-Ahzâb 33/13). Hicretten sonra Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- menfî anlamlar içeren Yesrib yerine “hoş ve güzel” anlamına gelen Tâbe, Taybe gibi isimlerin kullanılmasını emretmiştir (Müsned, IV, 285). Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de Medine için kullanılan “dâr” ke-limesinden hareketle (el-Haşr 59/9) Dârülhicre, Dârülîmân, Dârüssünne ve Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e nisbetle Medînetürresûl veya Medînetünnebî başta olmak üzere şehrin kutsallığına, hicret yurdu ve başşehir olmasına, hicretten sonra gerçekleşen medenîleşmeye vurgu yapan sayıları 100’e yaklaşan isim kullanıldığı görülmektedir. Bunlar içerisinde “nurlu şehir” anlamına gelen el-Medînetü’l-münevvere en yaygını olarak öne çıkar.

Medine’de şehir planlaması ve şehirleşme çalışmaları düzenli olarak ne zaman başlamıştır?

Medine’ye ilk yerleşmenin ne zaman başladığı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Tarih sahnesine çıkışından itibaren Medine’ye yerleşen Amâlika, yahudiler, Evs ve Hazrec olmak üzere üç topluluktan bahsedilir; ancak bunlardan hangisinin daha önce geldiği bilinmemektedir. Medine hicret sırasında tam anlamıyla şehirleşmemiş, tarıma dayalı bir ekonomik yapıya sahipti. Bundan dolayı kentleşme teşvik edilmiş ve şehrin İslâmlaşması ile medenîleşmesi arasında paralellik kurulmak istenmiştir. Bu bağlamda idare ve savunma, ekonomi ve pazar, dinî hayat gibi medenî hayatın en önemli üç fonksiyonu sırasıyla düzenlenmiş; şehir planı Mescid-i Nebevî merkez olmak üzere geliştirilmiştir. Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ayrıca vefat edenlerin defnedilmesi için Baki’ mevkiini mezarlık olarak seçmiştir. Böylece İslâm dünyasında klasikleşecek olan şehircilik planının esasını teşkil eden bütün unsurlar tamamlanmış; merkezi cami olmak üzere yönetici evi, çarşı, mezarlık ve mahallelerden müteşekkil şehir planı Medîne-i Münevvere’de uygulamaya konulmuştur.

Medine’nin İslam’daki yeri ve önemi nedir?

Medine, Mekke ile birlikte iki Harem’den biri olup hicretten sonra Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Hz. İbrâhim -aleyhisselâm- Mekke’yi harem yaptığı gibi ben de Medine’yi harem kıldım” sözleriyle şehri harem ilân etmiştir (Buhârî, “Büyü”‘, 53; “Cihâd”, 71, 74; Müslim, “Hac”, 454). Medine Haremi güneydeki Âir ve kuzeydeki Küçük Sevr dağları, doğuda Vâkım, batıda Vebere haneleri arasında kalan yaklaşık 22 km. yarıçapındaki daireden ibaret olup bu sınırlar işaretler konularak belirtilmiştir. Ha-nefî mezhebine göre Medine Haremi’nin Mekke Haremi gibi özel dinî hükümleri yoktur. Diğer üç mezhep ulemâsı ise anılan hadisi gerekçe göstererek burada da avlanma ve bitkileri kesmenin haram olduğunu belirtirler. Bunların çoğunluğu avlanma ve ağaç, ot kesme gibi fiillerin bir cezası olmadığını söylerken diğerleri ceza gerektiği görüşündedir. Ayrıca bütün mezheplere göre Medine Haremi’ne girmek için ihram giymek şart olmadığı gibi lüzumu halinde gayri müslimler geçici bir süreyle buraya girebilirler.

MEDİNE-İ MÜNEVVERE ZİYARETİ

 Hac ve umre ibâdetlerinin başlangıcında veyâ nihâyetinde, Medîne-i Münevvere’de ziyâret ettiğimiz Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makâmı; kalbin, ilâhî muhabbet nakışlarıyla ziynetlenip ulviyyet kazandığı bir mekândır.

Bundan dolayı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüce hâtıraları ve can bahşeden nefesiyle dolu o mübârek topraklara yüz sürerken, O’nun rûhâniyetinden nasîb alma aşkıyla Ravza-i Mutahhara ziyâret edilmeli ve bu kutlu beldenin, sînesinde kâinâtın en yüce cevherinin bulunduğu, hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. O’na ümmet olmanın heyecânı içinde apayrı bir edep ve tâzîm gösterilmelidir.

MEDİNE’NİN FAZİLETLERİ

Medîne’de yaşamak, başka şehirlerde yaşamaktan farklıdır. Kendisini Mescid-i Nebî’ye, Harem’e göre ayarlayan, para kazanmak derdinde olmayıp, vefâlı Ensâr gibi Efendimize asr-ı saâdet ruhu ile bakanlar burada barınabilirler. O zaman Mescid-i Nebî ve Peygamber Efendimiz bütün dertlere derman olur. Rasûlullah’a komşu olmak, cennete komşu olmaksa, bunun böyle olması haktır. Gönlün her an Peygamber Efendimiz ile olması gerekir.

Şâir Nâbî, Medîne-i Münevvere için söyler:

Hakikat cennetinin en korunmuş köşesi, peygamberlik ilinin baş şehri, Medîne’dir.

Uyuduğu yer, o yer, o Nebîler Şâhı’nın; cennet eğer yüzükse, kaşı da Medîne’dir.

NURLU ŞEHİR: MEDİNE

Her şey, nübüvvetin 11. senesinde Akabe’de, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Mekke’ye haccetmek için gelen Es’ad bin Zürâre, Avf bin Hâris, Râfi’ bin Mâlik, Kutbe bin Âmir bin Hadîde, Ukbe bin Âmir ve Câbir bin Abdullâh’ı İslâm’a davet etmesi ile başlar.

“Hac” yönelmek, bir işe niyet etmektir. Mübârek Medîneli sahâbîler de en güzel işe yönelip, Peygamber Efendimizi ve müslümanları bağırlarına bastılar ve Medîne’nin “nûrlu şehir” olmasının önünü açtılar.

AKABE BİATI

Akabe’de Peygamber Efendimize ilk biat eden Es’ad bin Zürâre -radıyallâhu anh- Medîne’de nüfuz sahibidir ve arkadaşlarının İslâm Dîni’ne girmesine vesîle olur. Bir yıl sonra, Peygamberliğin 12. senesinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e söz verip hac mevsiminde Akabe’ye gelen ilk altı kişiye, Muaz bin Hâris, Ubâde bin Sâmit, Yezid bin Sa’lebe, Abbas bin Ubâde, Ebu’l-Heysem Mâlik bin Teyyehan, Uveym bin Sa’ide ve Zekvan bin Abdikays dâhil olurlar.

PEYGAMBERİMİZİN İLK MÜRŞİDİ

Canları pahasına Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e itaat edeceklerine ve gerektiğinde O’nun yolunda savaşacaklarına söz verip Peygamber Efendimizin vazifelendirdiği ilk mürşid Mus’ab bin Umeyr’i yanlarına alarak Medîne’ye dönerler.

Es’ad bin Zürâre’nin evine yerleşen Mus’ab bin Umeyr, burayı irşad merkezi hâline getirir. Hazret-i Ömer’in Mekke’de Müslüman olması nasıl sevinçle karşılanmışsa; Medîne’de Sa’d bin Muâz’ın İslâm’a girmesi ile aynı sevinç yaşanır.

YİĞİT İNSANLARIN ŞEHRİ

Bu kez peygamberliğin 13. senesi, hac mevsiminde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e biat etmek üzere Akabe’ye içlerinde iki de hanımın bulunduğu 70 sahâbe gelir. Bütün Arap kavimlerinin düşmanlığını üzerlerine çekeceklerini bildikleri hâlde, Peygamber Efendimiz’i -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve beraberindeki bütün mü’minleri, Medîne’ye dâvet ederler. Canlarını, mallarını İslâm uğruna fedâ ettiklerini bildirirler. Bu vefâlı, yiğit insanların şehri olan Medîne, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i beklemektedir.

İLK İSLAM DEVLETİNİN KURULDUĞU YER

İkinci Akabe bîatından birkaç yıl sonra, Mekke’de sayıları ancak iki yüze ulaşan Müslümanların, Medîne’ye hicret etmesine izin verilir. Hicretle bütün müslümanların bir araya gelip ilk İslâm devletinin kurulduğu kutlu şehirdir, Medîne…

ENSAR İSMİ KURAN’DA GEÇİYOR MU?

“Ensâr” ismini, Medîneli Müslümanlara Tevbe Sûresi’nin 100. âyet-i kerîmesinde bizzat Cenâb-ı Allah vermiştir.

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh-:

“-Ensâr’ı sevmeyen ve onların haklarını bilmeyen, mü’min değildir. Allâh’a yemin ederim ki onlar, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bağırlarına bastılar. O’na yardım ettiler. Allah onlardan râzı olsun. Biz onların memleketine hicret ettik. Onların bizi misafir etmek için bazen aralarında çekiştikleri olurdu. Hattâ bizim için kur’a bile çektikleri olurdu. Öyle ki, daha sonra biz onların mallarında tasarruf etmek hususunda onlardan daha yetkili kılındık. Bundan dolayı hiç de rahatsız olmadılar. Bütün bunlardan öte, nefislerini Peygamberlerinin uğruna fedâ ettiler.”(1)


ALLAH’IM BİZLERE… MEDİNE’Yİ SEVDİR”

Hazret-i Âişe Vâlidemiz tarafından Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle dua ettiği rivayet edilir:

“Allâh’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi, ondan daha da fazla Medîne’yi sevdir.” (Buhârî, Deavât, 43)

Medîne, Cenâb-ı Allâh’ın sevdiği şehirdir. Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sevdirilen şehirdir. Sağlığında Efendimizi bağrına basan, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âşığı bir şehirdir, Medîne…

“-Mekke ile Medîne, baştaki iki göz gibidir.” diyene Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sevdalısı:

“-O zaman sağ göz, Medîne’dir.” deyiverir.


PEYGAMBERİMİZ MEDİNE’Yİ HAREM BÖLGESİ İLAN ETTİ

“Bütün beldelere gâlip gelecek bir beldeye hicrete emrolundum. Ona «Yesrib» diyorlar. O, Medîne’dir. Körüğün, demirin pasını temizlediği gibi, o da kötü insanları temizleyecektir.”(2)

“Hazret-i İbrâahim Mekke’yi harem kıldığı gibi ben de Medîne’yi harem kıldım.”(3) buyurarak Resûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu vefalı şehre en büyük vefayı gösterir.

HAREM NE DEMEK?

Bilindiği üzere “harem”; korunmuş, dokunulmaz, bazı şeylerin yasaklandığı, her türlü tecavüzden güvenli yer anlamındadır.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne-i Münevvere için:

Medîne’nin kapılarında ve geçit veren yolların her birinde saf tutmuş melekler vardır. Buraları korurlar…”(4) buyurmuştur.


PEYGAMBERİMİZİN MEDİNE İÇİN ETTİĞİ DUA

Medîne’ye hicret edip, Mekke’ye hasret hastalığına yakalanan, Medîne’nin havasına ilk önceleri alışamayan, namazda ayakta duracak mecâli kalmayan sahabe-i güzîni gören Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Mekke’yi bize bereketli kıldığın gibi Medîne’yi de bize iki kat bereketli kıl.”(5)

“Yâ Rabbi, Mekke’yi bize sevdirdiğin gibi, Medîne’yi de bize sevdir. Allâh’ım, Medîne’nin ölçek ve tartılarına bereket ver, bize sıhhat ver.” diye duâ eder.(6)

MEDİNE’NİN FAZİLETİ

Medîne’ye gelip Müslüman olan, sonra da sıtma hastalığına yakalanıp Medîne’den ayrılmak isteyen arabîye (bedevîye), Peygamber Efendimiz izin vermek istemez. Israrı üzerine izin verilir. Arabî gittikten sonra:

“-Medîne kendileri için hayırlı bir vatandır, eğer bilselerdi… Medîne’den hoşlanmadan onu terk eden bir kimse olursa, şüphesiz Allah, Medîne’de ondan daha hayırlı olan birini bedel kılacaktır. Medîne hayatının zorluklarına karşı sebat eden kimse için ben, kıyamet gününde muhakkak bir şefaatçiyim veya şâhidim!” buyurdu.(7)

MEDİNE’DE YAŞAMAK

Medîne’de yaşamak, başka şehirlerde yaşamaktan farklıdır. Kendisini Mescid-i Nebî’ye, Harem’e göre ayarlayan, para kazanmak derdinde olmayıp, vefâlı Ensâr gibi Efendimize asr-ı saâdet ruhu ile bakanlar burada barınabilirler. O zaman Mescid-i Nebî ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bütün dertlere derman olur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e komşu olmak, cennete komşu olmaksa, bunun böyle olması haktır. Gönlün her an Peygamber Efendimiz ile olması gerekir.

İmam Mâlik Hazretleri, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hürmetinden yıllarca çıplak ayak yürümüştür bu beldede…

Medîne, sıradan bir şehir değildir. Orada uyulması gerekli kurallar vardır. Medîne’nin her neresinde olunursa olunsun, ses yükseltilmez. Hele ki Mescid-i Nebî civarında sesler kısılır, Allah Rasûlü rahatsız edilmez. Efendimizin kabr-i şerîfleri ziyaret edilirken susulur. Bu, kalplerin takvâ imtihanıdır. Hazret-i Peygamber’in misafiri olunduğu akıldan çıkarılmamalı, kimse ile tartışılmamalı, mümkün oldukça abdestli olunmalı, aslâ yüksek sesle konuşulmamalıdır. Hucurât Sûresi’nin 2. âyet-i kerîmesi unutulmamalıdır. Medîne şehrinde yerlere tükürülmez, çöp atılmaz.

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit Sana gelip de Allah’tan af dileseler, Sen de rasûl olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allâh’ı tevbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı.” (en-Nisâ, 64) âyet-i kerîmesi gereğince gözyaşı döküp, necat umulmalıdır.


PEYGAMBERİMİZİN KABRİNİ ZİYARET ETMENİN FAZİLETİ

Peygamber Efendimiz’in:

“Kim hac yapar da ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse, beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur, ona şefaatim vâcip olur.”(8)

“Mescid-i Nebî’de kılınan bir vakit namaz, Mescid-i Haram dışında diğer mescitlerde kılınan bin vakit namaza denktir.”(9) müjdelerine nâil olunan Medîne’ye, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ziyarete gelindiği zaman, Hak katında kıymeti büyük olan bir peygambere sahip olmanın şükrü edâ edilmeli, bu nîmete eriştiren Cenâb-ı Hakk’a hamd edilmelidir.

Salavât-ı şerîfe ve istiğfara devam etmeli, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Allâh’ın izniyle, her hâlimizden haberdar olduğu bilinmelidir. O’nu sevmedikçe îman etmiş olmayacağımızdan; Efendimiz’in şefaatine ermek, sevgisi ile rızıklanmak, O’nun ahlâkı ile ahlâklanmak ve Sünnet’ine harfiyyen uymak için Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti istenmelidir. Beş vakit namazı, Mescid-i Nebî’de kılmaya gayret edilmelidir.

MEDİNELİLERE HÜRMET

Medîne ahâlîsine hürmet etmek gerekir. Mecnûn bir köpeğin etrafında saygıyla dönmekte, ona saf gül şerbetleri vermektedir. Bunu gören biri, köpeğin birçok ayıbını sayıp Mecnûn’u kınar. Hazret-i Mevlânâ, burada şöyle bir açıklama getirir:

“Ayıptan anlıyordu, ama gâipten pay almamıştı. Mecnun dedi: «Sen tümüyle dış görünüş ve cisimsin, içine gir de ona benim gözümle bak. Bu sevgilinin çözülmez tılsımıdır. Bu, Leylâ’nın sokağının bekçisidir. Bak, çabasına, yüreğine ve tanıyışına. Nereyi yurt seçip de mesken tutmuş baksana.”(10)

Ecdadımız, bunu bildiği için asırlar geçtiği halde Medîne halkına, “sürre alayları” ile hediyeler göndermiş, o kutlu beldelere hizmet edebilmek için âdeta birbiriyle yarışmıştır.

MEDİNE’DE ZİYARET EDİLECEK YERLER

Medîne’de kalındığı müddetçe mutlaka ziyaret edilmesi gerekli yerler, sahâbenin hissiyatı ile ziyaret edilmelidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye hicret için Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- ile yola çıktığı zaman, Medîne’ye 5 km. mesafede bulunan Kuba’da 14 gün kalır, cemaatle namaz kılmak üzere ilk mescidi inşa ederler.

Temeli takvâ üzere atılan bu mescide, sadece namaz kılmak niyeti ile gelip “burada iki rekât namaz kılanın bir umre sevabı alacağını” müjdeleyen Peygamber Efendimiz’e ittibâen bu mescidi ziyaret etmek, orada namaz kılmak müstehaptır.

Kuba halkı temiz olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’de övülmüşlerdir. Duâ ederken:

“Yâ Rabbi! Bu mescidin ahâlisini Sen kitabında temizlikleri ile övdün, onları sevdiğini îlan ettin. Maddî ve mânevî temizliğe erişip sevdiğin kulların arasına girmeyi, bizlere de nasîb eyle. Temeli takvâ üzere kurulan bu mescidde, takvâlı kullarından olmayı, her türlü münâfıklık ve fitneden uzak olmayı, Hazret-i İbrahim misâli kalb-i selîm ile huzuruna gelmeyi bizlere nasîb eyle.” diyerek, o mescidde dua edilmelidir.

Hicret esnasında, Kuba’da on dört gün geçirildikten sonra Medîne’ye ulaşmak üzere tekrar yola çıkılır. Ranuna Vadisi’ne gelindiğinde, Peygamber Efendimiz ve yanındakiler, burada misafir olarak kalırlar. Cuma günü öğle namazı vakti girer ve ilk Cuma namazı emredilir. Peygamber Efendimiz, burada ilk Cuma hutbesini okur ve Cuma namazını kıldırır. Buraya Cuma mescidi yapılır. Medîne’de bulunanların burayı da ziyaret etmesi gerekir.

Cennetü’l-Bakî de ziyaret edilmesi gerekli yerlerdendir. Mescid-i Nebî’nin bitişiğinde doğu tarafındaki bu kabristanda Hazret-i Hatice ve Hazret-i Meymûne Vâlidelerimiz hâriç, Peygamber Efendimiz’in bütün hanımları medfundur. Hazret-i Fâtıma dâhil, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızları ve oğlu İbrahim burada medfundur. Peygamber Efendimiz’in amcası Hazret-i Abbas ve halası Hazret-i Safiye burada medfun olup, Ehl-i Beyt’ten Efendimizin pek çok torunu burada bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz’in “ikinci annem” dediği Hazret-i Ali’nin annesi Fâtıma binti Esed de bu kabristandadır. Rabbim şefaatlerine nâil etsin ümmet-i Muhammed’i…


UHUD ZİYARETİNİN EHEMMİYETİ

Bir varlığa duyulan sevgi ve muhabbet, bu muhabbete vesîle olan veya ona nisbeti bulunan şeylere de sirâyet ve in’ikâs eder. Meselâ Uhud’u yüz binlerce dağdan ayırıp sevimli kılan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ona olan husûsî muhabbetidir. Bu yüzden Medîne-i Münevvere’ye varıldığında Uhud’a muhabbet dolu nazarlarla doya doya bakmak îcâb eder. Zîrâ Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” (Buhârî, Cihâd, 71) buyurmuştur.

Medîne-i Münevvere, hicretten evvel “Yesrib” adında sıradan bir şehirken onu “Medîne-i Münevvere” yapıp bütün ümmete sevimli kılan, onun Peygamber Efendimiz’e nisbeti ve O’nunla ilgili zengin hâtırâlarıdır. Gerçekten “Medîne-i Münevvere”nin, mü’minlerin gönlünde hiçbir şehirle kıyaslanmayacak derecede bir muhabbete mazhar olması, onun, zikredildiği her ân Hazret-i Peygamber’i hatırlatmasındandır.

Aynen bunun gibi Allâh’ı sevmek de, Peygamberimiz’i sevmeyi ve O’na tâbî olmayı gerektirir. Bunun için Cenâb-ı Hak:

“(Rasûlüm!) De ki: Siz gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin…” (Âl-i İmrân, 31) buyurmuştur.

CEBRAİL ALEYHİSSELAM’IN MÜJDE

Yağmur duâsına çıkan Efendimiz’i gölgeleyen buluta istinâden yapılan “Ğamame (Bulut) Mescidi”… Peygamber Efendimiz’e, Cebrail -aleyhisselâm-’ın müjde verdiği:

“Allah; «Bana kim salât ederse, Ben de ona salât ederim. Kim selâm verirse, Ben de selâm veririm.» buyuruyor. Ben de Allâh’a şükür secdesi yaptım.”(11) buyurduğu yerde yapılan ve “Secde Mescidi” de denilen “Ebû Zer Mescidi” ile Medîne’nin 5 km. kuzeyinde Uhud Savaşı’nda şehid düşen 70 sahâbenin kabirlerinin bulunduğu Uhud Şehidliği de ziyaret edilmesi gerekli yerlerdendir.

Peygamber Efendimiz, özellikle amcası Hazret-i Hamza, Abdullah bin Cahş, Mus’ab bin Umeyr’in medfun oldukları Uhud şehitliğini her hafta ziyaret eder, onlara duâ ederdi.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde: “Bu sahra, baştanbaşa sahâbe kanı ile sulanmıştır. Âdâb ile ziyaret etmek gerekir. Zira bu ovaya «şühedâ tarlası» derler.” diyerek anlatır Uhud ve civarını…(12)

Şaban ayının 15. günü, öğle namazı esnasında kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Mescid-i Haram’a çevrildiği “Kıbleteyn Mescidi” de ziyaret edilecek yerler arasındadır.

Hendek savaşının yapıldığı “Yedi Mescidler”, hele ki Hendek savaşında Peygamber Efendimiz’in üst üste üç gün duâ ettiği, duâsının kabul edilip de müşrik ordusunun darmadağın edildiği Sel’ Dağı’nın kenarında bulunan “Fetih Mescidi” mutlaka ziyaret edilmesi gereken mekânlardandır.

Birinci Dünya Savaşı’nda, iki yıl yedi ay boyunca İngilizlere karşı, Hicaz Kuvve-i Seferiyesi komutanı Fahrettin Paşa ve askerlerinin aç kalıp çekirge yeme pahasına Medîne’yi kahramanca savunmalarını, Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e samimî bağlılıklarını, ihlâslarını, İdris Sabih Bey bir şiirle dile getirmiş, Ravzâ-yı Mutahhara’ya gidip Fahr-i Kâinât Efendimiz’e arz etmiştir:

“Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz.

Can verir canânı veremez Türkler.

Ebedî hâdimü’l-Harameyniniz.

Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler.”

ÖLSEK DE RAVZA’NI RÛHUMUZ BEKLER

Millet olarak Fahr-i Kâinat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, mukaddes Medîne beldesine, Sahâbe-i Güzîn Efendilerimize, ecdâdımızla aynı duyguları hissettiğimizi îlân ederiz. Aşk ve minnettarlığımızı âcizâne ifade eden;

“Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler.” sözünü tekrar edip, son nefesimizi Mescid-i Nebî’de secdede vererek Cennetü’l-Bakî’ye, Rasûlullah âşıklarının arasına defnedilmeyi, Rabbimiz’den hasretle temennî ederiz.

Efendimiz’in beldesine kıymetini bilerek tekrâren gitmeyi de bütün kalbimizle arzu ederiz. Kabul buyur, yâ Rabbi!

 MEDİNE-İ MÜNEVVERE

Medine-i Münevvere Rasulullah Efendimiz’in hicret vatanıdır
Başkaları yardım elini çekerken, yardım elini uzatan şehirdir.
İslam devletinin ilk başşehridir
Dini mübini İslamı tebliğ için yabancı ülkelere elçiler göndererek onları İslama davet ettiği şehirdir.
Mekke-i Mükerreme’den sonra en mübarek şehirdir.
Kuran-ı Kerim’in yarıdan fazlasının indirildiği yerdir.

O nurlu şehir ki;

Hâtemül Enbiya orada, huzuruna varanlarla mesafe yok arada
Rasülüllah’ın dünya ve ahiret arkadaşları iki şehit, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer orada,
Âhirete açılan dünya penceresi, cennet bahçesi (Ravza-i Mutahhara) orada. (Ravza-i Mutahhara’dan başka yeryüzünde cennetten olduğu bildirilen başka bir yer yoktur.)
Başta Hz Osman (r.a.) olmak üzere 10 bin sahabinin medfun bulunduğu “Cennetü-l Bakî” orada
Başlarında Hz. Hamza’nın bulunduğu 70 şehitle kendisine bakan gözleri nurlandıracak Uhud Dağı orada
Kıblemizin değiştiği “Mescid-i Kıbleteyn” orada,
Takva üzerine bina edilen “Mescid-i Kubâ” ve “Yedi Mescidler” orada.

Nasıl gözyaşı dökülmez ve gaflet edilir burada? Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin bütün beldelerden üstün olduğu üzerine ittifak vardır.

Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:

ألمدينة قبة الاسلام ودارالإيمان وأرض الهجرة ومثوى الحلال والحرام
“Medine, İslam’ın kubbesi, imanın yurdu, hicret mahalli, helal ve haramın açıklandığı makamdır.” (Terğib, 2/228)

من إستطاع أن يموت بالمدينة فليمت بها فإنى أشفع لمن يموت بها
“Kimin Medine’de ölmeye gücü yeterse orada vefat etsin, muhakkak ben, burada vefat edenlere şefaat edeceğim.” (Terğib, 2/223)

Medine-i Münevvere’ye saygı ve hürmet gerekir. Burada yapılan ibadetlerin gerek füyûzâtında, gerekse neticede ihsan olunan sevaplarda üstünlük ve fazlalık vardır. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de ikamet etmek, nefsine güvenip oranın haklarına ve edeblerine riayet edemeyecekler için mekruhtur. (Lübab Şerhi, s.351)

İmam-ı Malik (r.a.) Medine-i Münevvere’ye girdiği zaman, binmesi için katır getirdiklerinde yürüyemezdurumda mazereti olduğu halde, “Rasülüllah Efendimiz’in mübarek ayaklarıyla bastığıbir yeri katırın ayakları ile çiğnemek bana münasip değildir” diyerek katıra binmeyi reddetmiş ve Rasülüllah’ın huzuruna zorlukla ulaşmıştır.

Şair Nâbi bir heyetle beraber hacca gider. Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları zaman heyetteki bir paşanın ayağını uzatıp yattığını görür ve seslice şu beyti okur:

Sakın! Terk-i edebden gûyi mahbub-i Hüdâ’dır bu.
Nazargâh-ı ilâhidir makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Habib-i kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette,
Tefevvügu kerde-i arş-ı cenâb-ı kibriyâ’dır bu.
Murââtı edeb şartıyla Nâbi gir bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyan’dır, Bûsegâh-ı enbiyâ’dır bu.

Manası:
Peygamberimiz’in beldesine girerken edebsizlikten sakın.
Çünki burası Nazargâh-ı İlâhidir, Makâm-ı Mustafâdır.
Bu makam Habib-i Kibriyânın istirahat ettiği yerdir.
Fazilet bakımından Arş-ı Âlânın dahi üstündedir.
Ey Nâbi, bu dergâha edebe riayetle gir. Çünki burası;
Enbiyânın yüz sürdüğü, rûhâniyetin tavaf ettiği yerdir.

Sabah olunca müezzinlerin minârelerden bu beyitlerini söylediklerini görünce sorarlar:
Siz bu beyitleri kimden öğrendiniz? Cevap verirler: “Bu gece Efendimiz bize bu beyitleri talim ettirdi ve minarelerden söylememizi emir buyurdular” derler.
Ecdadımız bu mübarek beldeye çok saygı göstermişler: Abdülhamid Han Hazretleri Hicaz Demiryolunun yapımı sırasında demiryolunu yapan ekibe (hürmet ve tazim ifadesi olarak) şu talimatı vermiş: “Medine-i Münevvere’ye yaklaştığınız zaman mümkin olan aletlerin üzerine keçe sarınız ki, fazla gürültü olmasın. Peygamber Efendimiz’in, Ehl-i
beytin ve burada yaşayanların ruhları rahatsız olmasın.”
Ey bâd-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Harameyn’e Ta’zimimi arzeyle, Resûlü’s-sekaleyne.