HACCIN FAZİLETİ

Hac, dünya Müslümanlarının kaynaşmasını, birbirle­rini ve değişik kültürleri tanımalarını sağlar. İslâmî bilinç­lenmeye, imanın aksiyona geçirilmesine, manevî kirlerden arınmaya, gönlü bütün safiyeti ile Yaratan’a açmaya vesile olur.                                                              

“Kim Allah için hacceder de (Allah’ın rızâsına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınır­sa, (kul hakkı hariç) annesinin onu doğurduğu günkü gibi (gü­nahlarından arınmış olarak hacdandöner.”                                                                                            

“Hacılar ve umre yapanlar Allah’ın (evinini) ziyaretçileri­dir. Kendisine dua ederlerse dualarına icabet eder, On’dan ba­ğışlanma dilerlerse onları bağışlar” anlamındaki hadislerde de ifade edildiği gibi hacda yapılan dualar ve tövbeler kabul görür. Böylece bu ibadeti îfa edenler, işlemiş oldukları hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler.

Hac en fazîletli ibadetlerden biridir. Bir sahâbî,

“Ey Allah’ın Elçisi! En fazîletli amel hangisidir” diye sordu. Hz. Peygamber sav.

“Allah’a imandır” buyurdu. Sahâbî,

“Sonra hangisidir” diye sordu. Hz. Peygamber sav,

“Allah yolunda cihâd etmektir” buyurdu. Sahâbî,

“Sonra hangisidir” diye sordu. Hz. Peygamber sav,

“Makbul bir hacdır” buyurdu.

Peygamberimiz sav in beyanı ile, “Makbul bir haccın mükafatı da ancak cennettir.”[6]

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Evinden hac veya umre için çıkıp yolda vefat eden bir kimsenin defterine kıyamete kadar (her sene) hac ve umre yapan kimsenin ecri yazılır. Mekke veya Medine’de Ölen bir kimse ne Arasat meydanına getirilir ve ne de hesaba maruz kalır. Kendisine “Haydi cennete gir” denilir.” (Beyhaki- Darekutni)

Ebu Hureyre (r.a.)’ın rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:                           

“Mebrur (kabul edilmiş) bir hac, dünya ve dünyadaki nesnelerin hepsinden daha hayırlıdır. Mebrur haccm karşılığı ancak cennettir.” (Buhari-Müslim)

Yine Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ediyor:

“Hac ve umre niyetiyle (Mekke’ye) gidenler, Allah’ın misafir ve ziyaretçileridir. Eğer onlar, Allah’tan isterlerse, Allah kendilerine isteklerini verir. Eğer af dilerlerse, Allah onları affeder. Eğer dua ederlerse, dualarını kabul eder. Eğer şefaatte bulunurlarsa, şefaatleri kabul olunur.” (Buhari)


Arafatin Fazileti

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

  • Kim fahiş konuşmaksızın, fısk-u fücurda bulunmaksızın Beyt-i ziyaret ederse, annesinin kendisini doğurduğu gün gibi günahlardan sıyrılmış olur.
  • Şeytan, Arefe gününde olduğu gibi, hiçbir günde küçülmüş, zelil olmuş, hakir olmuş ve kızmış görünmez.
  • Şeytanın bu şekilde görünmesinin hikmeti muhakkak Allah´ın (c.c.) hacılar için, indirdiği rahmeti görmesinden ve Allah´ın (c.c.) büyük günahları affetmesinden dolayıdır.
  • Bazı günahlara, sadece Arafat dağında vakfeye durmak keffaret olur.
  • Günahça insanların en büyüğü, Arafat dağında vakfeye durduğu halde Allah Teâlâ´nın (c.c.) kendisini affetmediği zannına kapılan kimsedir,

Resulullah şöyle buyururlar: ”                                                                                                          

Cenâb-ı Hakk’ın, Arefe günü (vakfe sırasında) Cehennem’den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, Arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek ‘bunlar ne istiyorlar buyurur.


Müzdelife nin Fazileti

Müzdelife, Kur’ân-ı Kerîm’de işâret edilen “el-Meş‘aru’l-Harâm”ın rûhâniyetiyle rahmet tezâhürlerinin dolu olduğu bir mekândır. Kalbleri, Rabbin azamet, kudret, muazzam saltanat ve ilâhî tecellîleri ile yoğurup dünyâ ve âhıreti arkaya atma yeridir.

Müzdelife ziyareti sırasında kişi, Yüce Allah’ı hayatında ne derece andığının bir muhasebesini yapmalıdır. Çünkü Müzdelife’deki Meşar-i Haram, Kur’an’da, insanların Allah (c.c.)’ı çokça zikretmeleri emriyle birlikte geçmektedir.

Müslümanın övgüye lâyık en önemli niteliklerinden biri, her daim Allah’ı anması, ve O’nu unutmamasıdır. Yüce Allah, “Beni anın ki ben de sizi anayım…” (Bakara sûresi, 2/152)  buyurmaktadır. Gerek genişlik ve rahatlık zamanlarında ve gerekse sıkıntılı ve zor zamanlarda Allah’ı anan kişi, her zaman Allah’ın yardımını yanında bulur. Müzdelife, bu nitelik karşısındaki konumumuzu değerlendirme yeridir. Bu bakımdan “…Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin…” (Bakara sûresi, 2/198) ayetinde özellikle, Allah’ı, üzerinde anmamız zikredilen Müzdelife’yi ziyaret ederken O’nu anma ve unutmama konusundaki konumumuzu gözden geçirmeli, bu açıdan bir nefis muhasebesi yapmalıyız.

 Müzdelife, Peygamber Efendimiz’e üzerinde kul hakkı olanların da bağışlanacağına dair müjdenin verildiği, şeytanların ise perişan olduğu yerdir.

Peygamber Efendimiz (sav.) Arafat’ta ümmetinin affı için yaptığı duayı burada da tekrarlamış ve bunun ardından gülümsemişti. Bunun sebebi sorulunca “duasının Allah tarafından kabul edildiğini, bunu öğrenen şeytanın nasıl perişan olduğunu gördüğü için” gülümsediğini ifade etmiştir.

Allahu Teala sevdiklerini götürdügü o güzelim yerlere biz zayif kullarinida kabul buyurub tekrar tekrar gitmeyi nasib etsin.


HAZRET-İ İSMÂİL’İN KURBAN EDİLMESİNE MELEKLERİN HAYRETİ

Hazret-i İbrâhim, oğlu İsmâil’i kurban etmeye götürürken semâdaki melekler oldukça heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:

“−Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!” dediler.

İbrâhim -aleyhisselâm-, oğlu Hazret-i İsmâil’e bu işin hakîkatini anlattı:

“–Ey oğlum, rüyamda seni kurban etmekle emrolundum.” dedi.

İsmâil -aleyhisselâm-:

“–Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?” diye sordu.

İbrâhim -aleyhisselâm-:

“–Evet!” dedi.

Bunun üzerine İsmâil -aleyhisselâm-:

“–Babacığım! O hâlde sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!” dedi.

Canını fedâ etmeye hazır olduğunu bildirdi. O sırada İsmâil -aleyhisselâm-, henüz yedi veya on üç yaşlarındaydı.


CENNETTEN KOÇUN İNDİRİLMESİ

Rivâyete göre Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın heyecanlandığı ve yetişmekte sıkıntı çektiği üç yerden biri, İbrâhim -aleyhisselâm-’ın oğlu İsmâil’i kurban etmek üzere bıçağı boğazına dayadığı an oldu. O an, Cebrâîl -aleyhisselâm- bıçağı köreltti. Hak Teâlâ’ya teslîmiyetleri dolayısıyla ilâhî bir lutuf olarak kendilerine cennetten getirdiği koçun kurbân edileceğini bildirdi. Böylece içli tekbirler arasında o koçu kurbân ettiler.

Bu itibarla kurban kesmekten asıl maksat, bu hâdiseleri hatırlayıp onlardaki ilâhî hikmetlerden nasîb alınması ve Allâh’a teslîmiyet ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, buyurur:

(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan, ancak takvânızdır…” (el-Hac, 37)


Umrenin Fazileti

Umre ibadeti, Müslüman’ın hayatında dönüm noktası teşkil eden ibadetlerdendir. Bu ibadet, kişinin manevî dünyasını geliştirmesi ve yenilemesi için önemli bir fırsattır. Kişisel açıdan bir manevî gelişim yolculuğu olarak nitelendirilebilecek bu kutsal seyahatin amacına uygun bir şekilde gerçekleşebilmesi için, bilinçli bir şekilde yerine getirilmesi gerekir.                                                                                                                                       

Umrenin faziletine ilişkin bazı hadis-i şerifler.

“Umre, diğer bir umre ile arasındaki günahları siler.”( Müslim, Hac, 437)

“Ramazan’da yapılan umrenin sevabı bir haccın sevabına denktir.”(İbn-i Mace, Menasik,45)        

Resûlullah sav.Hadisi Kutside “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Ben bir kuluma sıhhat ve âfiyet ihsân edip rızkını da bol verdiğim hâlde, o her beş senede (diğer rivâyete göre dört senede) bir bana gelmezse (yani hac veya umre ziyâretinde bulunmazsa), o kimse gerçekten mahrum biridir.” (İbn-i Hibbân, Sahîh, IX, 16/3703; Heysemî, III, 206)

“Vefatımdan sonra beni ziyâret eden kimse, sanki hayatımda ziyâret etmiş gibidir!” (Dârekutnî, Sünen, II, 278; Beyhakî, Şuab, VI, 46/3855)

“Kabrimi ziyâret edene, şefaatim vâcip olur.” (Heysemî, IV, 2. Bkz. Beyhakî, Şuab, III,


HACERÜ’L-ESVED FAYDALI BILGILER

Abdullah İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hacerü’l Esved hakkında şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki, Allah Teâlâ kıyâmet günü ona yeniden hayat vererek onu şu şekilde diriltecektir ki; onun kendileriyle gördüğü iki gözü ve kendisiyle konuştuğu bir dili olacaktır ve kendisini istilâmda bulunan kimse hakkında şâhidlik edecektir.”[1]

İzah: Hacerü’l Esved görünüşte bir taş parçasıdır, fakat onda bir rûhaniyet vardır. O, kendisini Allah Teâlâ nisbetiyle edep ve muhabbetle vasıtasız veya vasıtalı öpen ve istilâm eden her bir kimseyi tanımaktadır. Kıyâmet günü Allah celle celâlühü ona gören gözler ve konuşan bir dil lütfederek diriltecektir. O da Allah’ın hükmüne mutabık sevgi, muhabbet ve arzuyla kendisine istilâmda bulunanlar hakkında şâhidlik yapacaktır.


Âişe radıyallahu anhâ’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Bu taşı, (yani Hacerü’l Esved’i), iyi amellerinize şâhit tutunuz, çünkü o kıyâmet gününde şefaat edecek bir şefaatçidir. Onun iki dili ve iki dudağı vardır. Kendisini selamlayanlara şâhidlik edecektir.”[2]


İbn Amr İbnu’l-Âs radıyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

Rükn ve makam iki cennet yakutu idiler. Allah onların nurlarını aldı. Eğer onların nurlarını almamış olsaydı, o ikisi mağrible maşrık arasını aydınlatırdı.”[3]

İbn Amr radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacerü’l Esved ve Makam-ı İbrâhim cennet yakutlarından bir yakuttu. Allah Teâlâ onların nurunu gidermiştir. Eğer Allah Teâlâ onların nurunu gidermeseydi doğuyla batının arasını aydınlatırlardı.”[4]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacerü’l Esved cennet yakutlarından bembeyaz bir yakuttu. Onu müşriklerin günahları karartmıştır. Kıyâmet günü Allah Teâlâ onu Uhud dağı kadar bir büyüklükte diriltecek ve o kendisini dünya ehlinden istilâm edip öpenler için şâhidlik edecektir.”[5]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacerü’l Esved cennetten dünyaya sütten daha beyaz olduğu bir hâlde indirildi. Âdemoğlunun hataları onu kararttı.”[6]

İzah: Bunun zâhirî mefhumu şudur ki; Hacerü’l Esved’i istilâm edenlerin günahlarının siyahlığı Hacerü’l Esved’e münakis olmuştur. Sahih hadîs-i şeriflerin haber vermesinden sonra bunda bir şüphe yoktur. Şunu demek de doğru değildir ki; tarihte Hacerü’l Esved’in herhangi bir vakitte beyaz olduğu sâbit değildir, çünkü o vakit tarihten öncesinin olabilir. Eğer sonradan bile olduğu farz edilse, o zaman yine de sahih hadislerin mukabilinde tarihin hiçbir değeri olmayacaktır. Ayrıca bazı mülhidlerin[7] yukarıdaki hadîs-i şerifte müşriklerin hatalarının onu kararttığı gibi, ne de tevhid ehlinin taati onu ağartmamıştır diye. İtirazlarının cevabı da şudur ki; eğer Allah dileseydi bunu yapardı. Allah bunu âdet üzere cari bırakmıştır. Şöyle ki, siyah boya boyanmaz, beyaz ise aksinedir, yani boyanır.

Bu hadîs-i şerifte geçen hatadan muradın şu olduğunu beyan etmişlerdir ki; Âdemoğlunun hataları yüzünden orada iki defa yangın çıkmış ve bu yüzden Hacerü’l Esved kararmıştır. اَللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ


         Makam-ı İbrâhim’e istilâm yapılmamalı. Ona el sürülmemeli, ne de öpülmelidir. Bütün bu şeyler mekruhtur. Bu yasak sadece Makam-ı İbrâhim için geçerli değildir, aksine Mekke-i Muazzama veya diğer yerlerde bulunan bütün taşlar için geçerlidir. Nitekim Şerhu’l Umde sâhibinin yazdığına göre, Hacerü’l Esved ve Mushaf-ı Şerif’in dışında öpme meşru değildir. O hâlde taşların, kabirlerin, duvar ve direklerin öpülmesi, istilâm edilmesi câiz değildir, isterse Kâbe-i Muazzama’nın taşları, kabr-i şerifin, hücre-i saadetin veya Mescid-i Nebevî’nin duvarları, sütunları veya örtülerin olsun, çünkü tekbir ve istilâm tâzim için olmaktadır. Bu tâzim sadece Allah içindir. O hâlde her nerelerde buna müsaade edilmemişse, oralarda bunların yapılması câiz değildir.

Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rüknülyemânî’de yetmiş bin (bir rivayete göre yetmiş) melek görevlendirildiğini ve orada, “Allahım! Senden dünyada da âhirette de af ve esenlik dilerim; rabbimiz, bize dünyada da âhirette de güzellik ihsan et ve bizi cehennem azabından koru” diye dua edilince bu meleklerin “âmin!” dediğini haber vermiştir (İbn Mâce, “Menâsik”, 32; Fâkihî, I, 138; İbn Kudâme, V, 229; İbnü’l-Hümâm, II, 456).

Öteden beri bazı kişiler gözyaşları içerisinde Mültezem’e yapışarak dua ederler. İster Kâbe’nin kapısına veya eşiğine, isterse Kâbe’nin duvarlarına veya örtüsüne sarılarak ağlasın, kişinin ağlaması, en içten duygularla Mevla’ya yakarması, tıpkı yaramazlık yapıp da annesine kendisini affettirmek için gözyaşları döken çocuğun durumuna benzer. Anne onu önce kabul etmese de, eteğini bırakmayan yavrusuna sonunda yü-reği dayanamaz ve affeder, kucaklar, bağrına basar.

Acaba merhametlilerin en merhametlisi olan Allah, Kâbe’sinin etek-leri etrafında defalarca tavaf eden, evinin perdelerine sarıl-mış ve bütün benliğiyle “Hatalarıma rağmen başka bir yere değil senin kapına geldim; benim günahım çok, ama senin merhametin daha çok! Beni afetmeden buradan ayrılmam ya Rabbi!” diye ni-yaz eden kulunu affetmez mi? İşte bu duygu ve düşüncelerle kişi –izdihama neden olmamak kaydıyla- Kâbe’de kendisini affettirmek için içtenlikle yalvarır, yakarır, gözyaşları döker. Şüphesiz böylesi içten bir yöneliş Yüce Allah tarafından kar-şılık görecektir. Rahman ve Rahim olan O ev sahibi Beyti ya-nındaki içten bir yönelişi boş çevirmeyecektir.


ZEMZEM İÇERKEN OKUNACAK DUA VE FAZILETI

İki rekât tavaf namazı kılındıktan sonra zemzem kuyusuna gelinerek eğer mümkünse bizzat ondan şu şekilde, Besmele çekip ayakta kıble istikāmetine yönelerek şu dua okunarak kana kana zemzem içilmelidir.

İbn Abbâs radıyallahu anh diyor ki: “Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e zemzemden sundum, ayakta olduğu hâlde içti.”[8]

İbn Abbâs radıyallahu anh diyor ki: “Rasûlullah sav  zemzem suyu içince şu duayı okudu:

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ

Okunuşu:Allahümme inni es’elüke ılmen nefian ve rizgan vesian ve şifeen min külli dein “

Anlamı: “Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım senden, menfaat veren (yararlı ) ilim, geniş rızık ve her dert ve hastalıktan şifa niyaz ederim.” ”[9]

Bu duanın dışında “Zemzem ne niyetle içilirse o yararı sağlar” (İbn Mâce, Menasik, 78) hadis-i şerifi gereği maddi ve manevi tüm dertlerimize şifa olması niyetiyle içilebilir.


TAVAFIN FAZILETI

İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bu Beyt üzerine her gün Allah’ın yüz yirmi rahmeti iner. Onlardan altmışı tavaf edenler üzerine, kırkı orada namaz kılanlar üzerine, yirmisi de Beytullah’a bakanlar üzerine iner.”[10]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyetle, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Beytullah’ın etrafında tavaf yapmak namaz gibi ibâdettir. Şu kadar var ki, tavafta konuşabilirsiniz. O hâlde sizde kim tavaf yaparken konuşursa, o hayırdan başka bir şey konuşmasın.”[11]


Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyetle, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim Beytullah’ı yedi sefer tavaf eder ve tavaf esnasında  “Subhanallah”, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ “Elhamdülillah”, لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “La ilahe illallah”, اَللّٰهُ أَكْبَرُ “Allahu Ekber” ve لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ “Vela havle vela kuvvete illa billah” demek dışında hiçbir şey konuşmazsa, onun on günahı silinir, ona on iyilik yazılır ve bunlarla on derecesi yükseltilir. Tavaf esnasında konuşan kimse ise rahmeti ilahiyeye sadece ayaklarıyla suya giren kimse gibi ayaklarıyla girer.”[12]


İbn Ömer radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Kim Kâbe’yi tavaf eder ve iki rekât namaz kılarsa, bir köle âzad etmiş gibi (sevabı) olur.”[13]

Şu bilinmelidir ki; hac, yüce İslâm dininin beşinci rüknüdür. Çok Azimüşşân bir taat ve Rabbül âlemin olan, Allah celle celâlühü’ya yapılan azim bir ibâdettir. Rivâyetlerden sâbit olduğuna göre Âdem aleyhisselâm’dan, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kadar bütün Enbiyâ aleyhisselâm’lar Beytul­lah’ı hac etmişlerdir. Bir rivâyette Hz. Hûd ve Hz. Sâlih aleyhisselâm’ların hac yapmadığı geçse de, sahih olanı onların da hac yaptığıdır. Hac ve umreyle ilgili pek çok faziletler vârid olmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:


Ebû Hureyre radıyallahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ı şöyle buyururken işittim: “Kim çirkin söz söylemeden ve din kurallarını çiğnemeden hac yaparsa, anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtularak döner.”[14]

İzah: Kur’ân-ı Kerîm’de:


اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ فَمَنْ فَرَضَ ف۪يهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّ

Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihram giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak ve günah sayılan davranışlara yönelmek ve kavga etmek yoktur.”[15] buyrularak hac farizasını edâ edecek kimselere, özellikle de hac zamanında şehevanî sözler sarf edilmemesi, Allah’a masiyet olan fısk ve fücurla ilgili bütün şeylerin terk edilmesi ve birbiriyle kavga dövüş vs’den geri durulması hidâyet edilmiştir. Ve bu hidâyetle amel eden kimselere, yukarıdaki hadîs-i şerifte onların bütün günahlarının analarından doğduğu günkü gibi bağışlanarak temizleneceği müjdesi verilmiştir.

Âyet-i celile ve hadîs-i şerifte geçen رَفَثَ ’den murad, fuhuş sözlerdir. فُسُوقَ’tan murad da ilâhî hükümlere muhalefet etmektir.

Fuhuş sözler iki türlüdür:

a) Kökünde haram olan sözler. Bunlar hac farizasını yerine getirirken daha şiddetli haram olan sözlerdir.

b) Önceden helâl olan sözlerdir. Örneğin kişinin hanımına müstehcen sözler sarf etmesi, ona dokunması, öpmesi vs. bunlar önceden helâl olan şeylerdir, ancak bunların hacda yapılması câiz değildir.

Bunun gibi hükümlere muhalefetin de iki kısmı vardır:

a) Kökten haram olan şeyler. Bunların hacda yapılması daha fazla haramdır.

b) Önceden haram olmayıp da özellikle hac farizası yerine getirilirken haram olan hükümler. Örneğin koku sürünmek, tıraş olmak, kavga, dövüş, savaş vs. yapmak hac farizası yerine getirilirken haramdır.


Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hacca giden ve Allah yolunda savaşa çıkan gazi, Allah’ın elçisidir. Onlar duâ ederlerse, Allah kabul eder, bağışlanma dilerlerse, Allah onları affeder.”[16]


Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hac yapmak niyetiyle çıkan ve (bu yolda) ölen kimseye Allah kıyâmet gününe kadarki hacıların eciri ve sevabını yazar. Umre yapma niyetiyle çıkıp (o yolda) ölen kimseye de Allah kıyâmete kadar umre yapanların ecir ve sevabını yazar (yani kıyâmete kadar umre yapmış sevabı verir). Allah yolunda cihad yapmak niyetiyle çıkan (ve bu yolda) ölen kimseye de, Allah celle celâlühü kıyâmete kadar cihad edenlerin ecir ve sevabını yazar.”[17]

İzah: Allah celle celâlühü’nün bu kerimâne âdet ve kanununun ilanı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de de yapılmıştır.


Kim Allah ve Rasûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da, sonra kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfaatı Allah’a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[18]

Bundan malum olmuştur ki; eğer bir kul Allah’ın rızası maksadıyla bir ameli yapmak için evinden çıkar ve o ameli yapmadan önce yolda onun hayatı sona ererse, Allah katından onun için o amelin kâmil ecir ve sevabı verilecektir ve bu Allah celle celâlühü’nün kerimâne şânının bir muktezasıdır.


Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “En üstün amel hangisidir?” diye sorulmuştu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah ve Rasûlün’e îman etmektir” buyurdu. “Sonra hangisidir?” diye soruldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah yolunda cihad etmektir” buyurdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Sonra hangisidir?” diye soruldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Makbul olan hacdır” buyurdu.[19]

İzah: Hacc-ı mebrûr’un tefsirinde ulemânın müteaaddid görüşleri vardır. Bazıları hacc-ı mebrûr’un cinayetlerden hâli olan hac olduğunu, bazıları hacc-ı mebrûr’un kendisinde hiçbir günah işlenmeyen hac olduğunu, bazıları hacc-ı mebrûr’un içinde riyâ, şân ve şöhret bulunmayan hac olduğunu, bazıları da hacc-ı mebrurdan muradın Allah katında makbul hac olduğunu söylemiştir. Bunun alâmeti şudur ki; o hacdan döndükten sonra, onun hâli takvâ ve Allah korkusu itibarıyla önceki hâlinden daha iyi olmalıdır.


Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenen günahlar için keffârettir. Hacc-ı mebrûr’un karşılığı ise, ancak Cennettir.”[20]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacla umrenin arasını birleştirin. Zîra bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pasları temizlemesi gibi temizler.”[21]

İzah: İhlâsla hac ve umre yapan kimse, sanki Allah celle celâlühü’nün rahmet deryasına dalmakta ve yıkanmaktadır. Bunun neticesi olarak da o günahların çirkin tesir ve etkilerinden pak ve saf olmaktadır ve bu hadîs-i şerifin başka kanallarında geçtiği gibi, buna ilave dünyada da onun üzerine Allah celle celâlühü’nün şu fazlı olmaktadır ki; fakirlik, muhtaçlık ve perişan edici hâllerden ona kurtuluş verilmekte. Rahat, huzur, varlıklı olma ve itmînanı kalp devleti ona nasip olmaktadır ve bütün bunlara ilave hacc-ı mebrûr’a karşılık olarak ona Cennetin verileceği Allah celle celâlühü’nün kati kararıdır.


Sehl b. Sad radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Telbiye okuyan hiçbir Müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç ve toprak yeryüzünün sağ ve soldan bitimine kadar her ne varsa, onunla birlikte telbiye okumasın.”[22]

İzah: Bu hakikat vâzıh bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de beyan edilmiştir ki; kâinattaki her şey Allah’ı tesbih etmekte ve ona hamd etmektedir, ancak bu hamd ve tesbihleri insan anlayamamaktadır. Lihâza bunun gibi burada şu anlaşılmalıdır ki; lebbeyk diyen îman sâhibi kimsenin sağında ve solundaki her şey lebbeyk demektedir, ancak biz insanlar onların bu lebbeyklerini işitememekte ve anlayamamaktayız.


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Kim elli defa Beytullah’ı tavaf ederse, tıpkı annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından çıkar.”[23]


Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kim, hac veya umre için Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a (kadar) ihrâma girerse, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilir veya Cennet kendisine vâcib olur.” Râvi Rasûlullah’ın hangisini dediği hususunda şekke düşmüştür.[24]


Câbir b. Abdullah radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Muhakkak Allah Teâlâ bir tek hac sebebiyle üç kimseyi Cennete koyar:

1) Kendisi için hacc-ı bedel yapılan meyyiti.

2) Meyyit adına hac yapan kimseyi.

3) Bunu yerine getiren kimseyi (yani meyyitin vasiyetini yerine getirerek, onun adına hac yaptıran kimseyi).[25]


Ebû Umâme radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hacı; hacca giderken de, hacdan dönerken de Allah’ın koruması altındadır.”[26]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Binekli hacıya devesinin attığı her adıma karşılık bir sevap verilir.”[27]


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyete göre; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Beş dua özellikle kabul olunur:

1) Karşılığını alıncaya kadar mazlûmun duâsı.

2) Evine dönünceye kadar hacının duâsı.

3) Cihaddan dönene kadar mücâhidin duâsı.

4) Sağlığına kavuşuncaya kadar hastanın duâsı.

5) Kardeşin kardeşine gıyabında ettiği duâ.” Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Bunların içinde en çabuk kabul olunan duâ, kardeşin kardeşine gıyabında yaptığı duâdır.”[28]


Ebû Mûsâ radıyallahu anh’dan yapılan bir rivâyette Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hacı kendi hâne halkından dört yüz kişiye şefaat eder ve anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulur.”[29]


Bureyde radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacda harcanılan mal, Allah yolunda harcanılan mal gibi yedi yüz misliyle karşılık görecektir.”[30]


İbn Ömer radıyallahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Hacının devesinin kaldırdığı ve koyduğu her adıma Allah celle celâlühü onun için bir hasene yazar veya onun bir günahını siler ve bir derecesini yükseltir.”[31]


Zâzan radıyallahu anh diyor ki: İbn Abbâs radıyallahu anh çok şiddetli hastaydı. Çocuklarını çağırarak onları bir araya topladı ve dedi ki: Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim: “Kim Mekke’den yaya olarak hac yapar ve yaya olarak Mekke’ye geri dönerse, onun her adımına karşılık Harem’de yapılan iyiliklerden yedi yüz iyilik yazılır.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Harem’de yapılan iyilikler nedir?” diye soruldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Harem’deki her iyilik yüz bin iyiliğe eşittir.” buyurdular.[32]

İzah: Bu hesaba göre yedi yüz iyilik yetmiş milyona eşittir. Her adıma bu kadar sevap verilirse, bütün bir hac boyu elde edilen sevabların muhasebesi yapılabilir mi?


İbn Abbâs radıyallahu anh’dan rivâyetle: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Muhakkak Hz. Âdem aleyhisselâm hiçbir zaman bineğe binmeden Hindistan’dan bir defa yaya olarak Beytullah’a gelmiştir.”[33]


Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacı bağışlanacaktır. Hacının istiğfar ettiği kimse de bağışlanacaktır.”[34]


İbn Ömer radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Hacıyla karşılaştığında ona selâm ver, onunla musafaha yap ve evine girmeden önce senin için istiğfar etmesini söyle, çünkü o bağışlanarak gelmiştir.”[35]


Ebû Zerr radıyallahu anh’den rivâyetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Bir defasında Hz. Dâvûd Peygamber: «Ey Allah’ım, seni evinde ziyaret eden kullarının senin üzerinde olan hakları nedir?» diye sualde bulunmuştu. Bunun üzerine Allah celle celâlühü şöyle buyurdular: «Ey Dâvûd, her zâirin mazur üzerinde hakkı vardır. Onların, yani benim evimde ziyaret edenlerin benim üzerimde olan hakları şudur ki: Ben onlara dünyada âfiyet vereyim, bana kavuştuklarında da onları affedeyim.»”[36]


Saffan b. Süleym radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hac yapınız ki, zengin olasınız. Seyahata çıkın ki, sıhhat bulasınız.”[37]


Ali radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Kim kendini Beytullah’a ulaştıracak azık ve bineğe sâhip olur da, hac yapmazsa, onun Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesinde bir fark yoktur. İşte bunun için Allah celle celâlühü şöyle buyurmuştur: Allah için Beytullah’ı haccetmek, oraya kadar verebilme istidadı olan kimseler üzerine farzdır.”[38]

İzah: Bu hadîs-i şerifte zad[39] ve râhile[40] bakımından, hac yapabilme istidadı kendilerinde bulunmasına rağmen, hac yapmayan kimselere çok büyük bir vaîd[41] vardır. Allah korusun onların bu hâlde, yani hac yapmadan ölmeleri, Yahudi veya Hristiyan olarak ölmelerine eşit tutulmuştur. Bu, namazın terkinin şirk ve küfre yakın olduğu söylenen vaîdleri gibi bir vaîddir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:


وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ 

Namazı kılın müşriklerden olmayın.”[42] buyrulmuştur.

Bu âyet-i celileden malum olmuştur ki; namazı terk etme müşriklerin amelidir. Kendisine hac farz olmasına rağmen, hac yapmayan kimselerin müşriklerin yerine, Yahudi ve Hristiyanlara tesbih edilmesinin sırrı şudur ki; hac yapmamak Yahudi ve Hristiyanların hususiyetiydi, çünkü Arap müşrikleri hac yapıyorlardı, ancak onlar namaz kılmıyorlardı. Onun için hac yapmayanlar, Yahudi ve Hristiyanlara benzetilmiş, namaz kılmamanın da müşriklerin ameli olduğu beyan edilmiştir.

Bu hadîs-i şerifte istidadı bulunmasına rağmen hac yapmayanlarla ilgili beyan edilen şiddetli vaîd için:


وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا

Yol bakımından gidebilenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”[43]

âyeti celilesinin havalesi yapılmış ve haccın farziyeti beyan edilen sened sunulmuştur.

Ancak malum olduğuna göre râvi sadece havale olarak âyet-i celilenin başlangıç hissesini okumayla kifayet etmiştir. Bu vaîd âyetin ileriki hissesinden çıkmaktadır, yani


وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

Kim inkâr ederse, bilmelidir ki; Allah bütün alemlerden müstağ­nidir.”[44]

Yani istidâd olmasına karşın, kim hac yapmazsa, Allah’ın buna bir ihtiyacı yoktur, çünkü o bütün dünyadan ve kâinatın tamamından mustağnidir.

Bu âyet-i celilede istidadı olmasına rağmen hac yapmayan kimseler küfür lafzıyla tâbir edilmişlerdir ve:

فَإِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ Allah bütün âlemlerden müstağnidir vaîdi ilan edilmiştir. Bunun maksadı şu olmuştur ki; böyle nankör ve itaatsiz kimseler her ne yaparsa yapsınlar ve hangi hâllerde ölürlerse ölsünler, Allah’ın buna bir ihtiyacı yoktur. اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْهُ


HARAM KAZANÇ VE CAİZ OLMAYAN YOLLARLA HAC YAPMAK

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyet edilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hacı helâl mal ile hac yapmak için çıkar, bineğinin üzerine ayağını koyar ve “Lebbeyk, Allahumme Lebbeyk” derse, gökten münâdi melek (onu teyid ve desteklemek için.) “Lebbeyk ve sa’deyk (yani senin Lebbeyk demen makbuldur.) Senin azığın helâl, (helâl malla elde ettiğin için) bineğin helâl, senin haccın mebrûdur” der. Melek şöyle der: “Senin üzeride bir vebal yoktur.” Bir kimse de haram mal ile hac yapar, sonra da bineğinin üzengisine basarak “Lebbeyk” derse, gökten bir münadi melek ona, “Lâ lebbeyk ve lâ sa’deyk (yani senin Lebbeyk demen kabul olunmamıştır.) Senin azığın haram, senin masrafın haram, senin haccın mâsiyettir ve mebrûr değildir” der.”[45]


 Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivâyetle: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ hazretleri tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, Peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır.” Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (Peygamberlere): “Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin”[46] emretmiş, mü’minlere de: “Ey îman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin”[47] diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?”[48]

İzah: Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsan haram mal ile hacca giderse ve Lebbeyk derse, Allah celle celâlühü ona, ‘Senin Lebbeyk’in yoktur, reddolunmuştur’” buyurur. Bir başka hadiste de şöyle geçmektedir: “Allah celle celâlühü şöyle buyurur: ‘Senin bu haccın reddolunmuştur (yani makbul değildir).’” Diğer bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim haram kazancı ile hacca giderse, onun yolculuğu Allah’a itaat uğrunda değildir. Bineğine bindiğinde “Lebbeyk” deyince, bir melek ona “Ne Lebbeyk, ne de Sa’deyk, senin kazancın haram, (elbiseni haram kazançla aldığın için) elbisen haram, bineğin haram, azığın haram. Üzerindeki veballe dön ve kötülük müjdesini yanına al götür.” Kişi helâl mal ile hacca gittiği zaman bineğine binip “Lebbeyk” dediğinde bir melek onunla “Lebbeyk ve Sa’deyk, senin kazancın helâl, elbisen helâl. Hacc-ı mebrurla geri gelesin, senin üzerinde hiçbir vebal yoktur” der.”

Her ne kadar fakihlere göre farz olan hac bu şekilde edâ edilmiş olsa da, makbul olmaz. Ayrıca haram kazancın günahı da üzerinde kalır.



HACCIN FAZİLETİ

MEKKE-İ MÜKERREME’NİN FAZİLETLERİ                                                                                              

(Hasan Basri (R.A.)’ın “Mekke’nin Fazileti ve O’nda Oturanlar” adlı kitabından alınmıştır.)
Her peygamber (A.S.) halkı tarafından yalanlandığı zaman aralarından ayrılıp Mekke’ye sığınırdı. Her bir peygamber (A.S.) ümmetinden uzaklaştığı zaman Mekke’ye gider, Kâbe’de Allah’a iba  ibadet ederdi.
2. Kâbe’nin etrafında 300 peygamber medfundur. Rükn-ü Yemâni ile Hacer-ül Esved arasında 70 peygamber medfundur. Hz. İsmail (A.S.) ile annesi Hacer Validemiz hücrede (hatimde), altın oluk altında medfundurlar. Hz. Nuh, Hud ve Şuayb (A.S.) zemzem ile makam arasında medfundurlar.
3. Yeryüzünde bütün peygamberler, resuller, melekler yerde ve gökte bulunan Allah’ın sâlih kulları ve cinlerin ziyaret ettiği tek belde Mekke’dir.
4. Allah (C.C.), yeryüzünde yalnız Mekke’de, yapılan birtek iyiliği bin iyilik olarak kabul eder.
5. Kim Mekke’de bir tek namaz kılsa Allah (C.C.) yüzbin namaz olarak kabul eder.
6. Kim Mekke’de bir gün oruç tutsa, Allah (C.C.) tarafından ona yüzbin gün oruç sevabı yazılır.
7. Kim Mekke’de bir dirhem (lira) sadaka verse, Allah (C.C.) ona yüzbin dirhem sadaka sevabını yazar.
8. Kim Mekke’de bir kere Kur’ân-ı Kerîm’i hatm etse, Allah (C.C.) ona yüzbin hatim sevabını yazar.
9. Kim Mekke’de bir kere Allah-u Teâlâ’yı tesbih etse (Subhânellah dese), Allah (C.C.) ona Mekke dışında yapılan yüzbin tesbih sevabını yazar.
10. Kulun Harem-i Mekke’de yaptığı herbir hasene veya herbir iyi ameli, Mekke dışında yapılan yüzbin hasene ve iyi amele mukabildir.
11. Mekke Haremi’nde bir gün geçirmek, diğer beldelerde bir yıl oruç tutmak ve geceleri namaz kılmaktan daha efdaldir.
12. Allah (C.C.) hergün Mekke üzerine yüzyirmi rahmet yağdırır. 60 rahmeti tavaf edenlere, 40 rahmeti namaz kılanlara, 20 rahmeti Kâbe manzarasına bakanlara yağar.
13. Kâbe’ye bakmak ibadettir ve fakirliğe düşmekten güvencedir. Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlar ki: “Kim inanarak, tasdik ederek ve sevabını umarak Beytullâh’a baksa, onun geçmiş ve gelecek tüm günahları affolunur. Kıyamet gününde emniyet ve güvence altında haşr olunan zümrelerle beraber haşr olunur.”
14. Hiçbir beldede değil ancak Mekke’de insan herhangi birşeye dokunduğu zaman affolunur. Çünkü kim Hacer-ül Esved’e veya Rükn-ül Yemâni’ye dokunsa anasından doğduğu gün gibi olur, günahlarından sıyrılır arınır.
15. Mekke’de 15 mevkide dua kabul olur. Bu yerler şunlardır:
Kâbe’nin içi, Hacer-ül Esved, Rükn-ül Yemâni, Hz. İsmail (A.S.)’ın hücresi (Hatim), Mültezem (Hacer-ül Esved ile Kâbe kapısı arası), Zemzem Kuyusu’nun kapısı, Safa ve Merve Tepeleri, Safa – Merve arası, Hz. İbrahim (A.S.) Makâmı, Mina, El Meş’ar-ül Haram (Müzdelife), Arafat
Resulullah (S.A.V.) buyurmuşlar: “Rükn-ül Yemâni ile Hacer-ül Esved arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.” Ve yine buyurmuşlar: “Her kim makam arkasında iki rekat namaz kılsa geçmiş ve gelecek tüm günahları affolunur.”
16. Allah (C.C.)’nun kıyamet gününde haşr edeceği sâlih kulların çoğu Mekke halkıdır. Onlar Allah’ın azabından emin olarak haşrolunacaklardır.
17. Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlar: “Kim Mekke’de bir gün hastalansa Allah (C.C.) ona Mekke dışında yapılan 60 senelik ibadetin sevabını yazar. Kim bir saat mekke sıcağına sabretse Allah (C.C.) onu kıyamet gününde cehennem ateşinden 500 senelik mesafe ile uzaklaştırır ve 200 senelik mesafe ile onu cennete yaklaştırır. Mekke ve Medine beldeleri kötülükleri siler. Körüğün demir pasını sildiği gibi. Haberiniz olsun Mekke zorluklar üzereine kurulmuştur. Kim o zorluklara sabretse kıyamet gününde ben onun şâhidi ve şefâatçisiyim. Kim Mekke veya Medine’de ölse, Allah (C.C.) onu kıyamet gününde azabından emin olarak haşr edecektir. Ona ne hesap, ne azap, ne de korku vardır. Ve selametle cennete girecektir. O günde ben de ona şefâatçi olacağım.”
Rivayet olunmuş ki Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlar: “Allah (C.C.) kıyamet gününde Mekke mezarlığından 70 bin şehidi haşr edecek hesap görmeden cennete girecekler. Yüzleri dolunay gibi parlayacak. Bu şehidlerden herbirisi de 70 bin kişiye şefaat edecekler. Peygamber Efendimizden soruldu: Bunlar kimlerdir ya Rasullallah? Buyurdu: Bunlar yabancılardır.” (Hac farizasını eda etmek için Mekke’ye gelip orada vefat edenlerdir.)
18. Peygamber (S.A.V.) buyurmuşlar: “Devamlı olarak 70 bin melek tarafından Kâbe etrafı kuşatılmaktadır. Bu melekler tavâf edenlerin günahlarının affedilmesi için istiğfarda bulunur ve onlara rahmet okurlar.” Yine Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuşlar: “Her kim yaz mevsiminde sıcak bir günde Beytullâh’ın etrafında 7 kere dolansa tavâf etse, herbir tavâfta (dolanmada) hiçbir kimseye zarar vermeden ve rahatsız etmeden Hacer-ül Esved’e dokunsa ve Allah’ı zikretmekten başka konuşmasa onun attığı veya kaldırdığı herbir adım karşılığında 70 bin sevap yazılır. 70 bin günahı dökülür ve 70 bin dereceyle yükselir.”
Hasan Basri (R.A.)’ın “Mekke’nin Fazileti ve O’nda Oturanlar” adlı kitabından alınmıştır.
Çeviren: Zeynelabidin Çiçek


HAC VE UMREYİ ARDI ARDINA YAPMANIN FAZİLETİ

 Unutmamak gerekir ki, hayat nîmeti insanoğluna bir defâya mahsus olarak lutfedilmiştir. Ölüm de, Allâh’ın bütün fânîler için zarûrî kıldığı bir kânundur.  Zamanı, dakikası ve nefes sayısına kadar tâyin olunmuş ve hükme bağlanmıştır.

ECEL GELİP ÇATMADAN…

Ecelin ileri geri gitmediği, bir an öne alınıp, bir an tehir edilemeyeceği, apaçık bir hakîkattir. Ecelden kaçanların kurtulduklarına dâir bir haber de işitilmemiştir.

Bu yüzden, hac ile mükellef olanlar, bu gerçekleri iyice tefekkür edip bu büyük ibâdete karşı gevşeklik ve ihmâlkârlıktan şiddetle kaçınmalıdırlar. Zîrâ ömür nihâyete erdikten sonra pişmanlığın bir faydası yoktur. O hâlde fırsat elde iken Rabbimizin, üzerimizdeki büyük bir hakkı olan hac ibâdeti husûsunda gaflet göstermemeli, ilk fırsatta bu kulluk borcumuzu edâ etmeliyiz.


İMKÂNI OLUP DA HACCETMEYEN KİŞİ

Aksi hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ihtârı müthiş ve korkutucudur:

“Bir kimse, yiyecek, içecek ve binecek masraflarına mâlik olup da Beytullâh’a gitmek mümkün iken haccetmezse, onun yahûdî veya hristiyan olarak ölmesine hiçbir mânî yoktur!” (Tirmizî, Hac, 3)

Bu îkâz-ı pey­gam­be­rî, hac­cet­me­nin bü­tün şart­la­rı­nı hâ­iz olup da bu ibâ­de­ti ih­mâl eden­le­rin, dehşetli bir ka­yıp için­de ola­cak­la­rı­nı beyân et­mek­te­dir. Hâl böyle iken, imkânı olan mü’minlerin hac ibâ­de­tin­e bî­gâ­ne kal­ma­la­rı, ne bü­yük bir gaf­lettir!..

İmkânı müsâit olan her mü’minin ömründe bir defâ haccetmesi farzdır. Tekrar tekrar haccetmek ise müstehabdır ve sevâbı çok büyüktür.


HAC VE UMREYİ ARDI ARDINA YAPMANIN FAZİLETİ

Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Hac ile umreyi ardı ardına yapmak, ömrü ve rızkı artırır, fakirliği ve günâhı, körüğün demirdeki pası giderdiği gibi giderir.” (Ahmed, III, 446-447)

Yine bir hadîs-i kudsîde de şöyle buyrulmaktadır:

“Allâh Teâlâ buyuruyor: Ben bir kuluma sıhhat ve âfiyet ihsân edip rızkını da bol verdiğim hâlde, o her dört senede bir Bana gelmezse (yâni hac veya umre ziyâretinde bulunmazsa) o kimse gerçekten mahrum biridir.” (Heysemî, III, 206)


HACCIN NÂFİLESİ OLUR MU?

Görüldüğü üzere farz ibâdetler olan namazın, orucun nâfilesi olduğu gibi haccın da nâfilesi vardır. Nâfile yapılan hac ibâdetleri hakkındaki câhilâne tenkitler, -Allâh korusun- ucu küfre sarkan sözlerdir. Bunlar, mesnedsiz cehâlet mütâlaaları olup, îman ve ibâdetin hakîkî hazzından mahrûmiyetin kara ifâdeleridir.


İMAM-I ÂZAM EBÛ HANÎFE HAZRETLERİ 55 KERE HACCETMİŞTİR

Nâfile ibâdetler, asr-ı saâdetten beri büyük bir îman vecdi içinde edâ edilegelmiştir. Nitekim İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin 55 kere haccettiğini söylemek, bu hususta kâfî bir misâl teşkil eder. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri, sayısız talebesi ve birçok meşgalesi bulunmasına rağmen, vaktinin tahminen üçte birini hac seferine tahsis etmişti. O zamanki şartlar altında, deve ile Bağdad’dan Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’yi ziyâret etmenin ne meşakkatli bir sefer olduğunu da tasavvur etmek gerekir. İşte Hak dostları, başka yerlerde bulunmayan o mânevî istifâdeyi Haramey­n’in feyizli iklîminde telâkkî ettiklerinden, her fırsatta hacca gitmeyi ve Rasûlul­lâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i ziyâret etmeyi büyük bir ganimet bilmişlerdir.

Zîrâ büyük bir îman heyecanı içinde edâ edilen nâfile ibâdetler, kulu, Allâh’a takarrub (yakınlaşma) tecellîsine mazhar eder. Rûhu derinleştirir. Cenâb-ı Hak, böyle mü’min kullarının gören gözü, işiten kulağı olur. Yâni onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifâdeleri hep ilâhî nûrun cereyânı hâline gelir.


Haccın detaylı adabı icin tıklayın

[1]
        Tirmizî, Hac 113, No:961

[2]
        Taberânî, “el-Mu’cemü’l Evsat” No:2971, 3/220

[3]
        Tirmizî, Hac 49, No:878

[4]
        Ahmed b. Hanbel, 2/214

[5]
        İbn-i Huzeyme, Menâsik 638, No:2734, 4/220

[6]
        Tirmizî, Hac 49, No:877

[7]
        Mülhid: Allah’ı tanımayan, Tanrı’yı inkâr eden, dinsiz, îmansız kimse.

[8]
        Buhâri, Hac 75, No:1556, Müslim, Eşribe 117, No:2027; Nesâî, Menâsik 166, No:2965

[9]
        Hâkim, “el-Müstedrek” Menâsik, No:9112, 5/113; Darekutnî, Mevâkît, No:237, 2/288

[10]
        Taberânî, “el-Mu’cemü’l Kebîr” No:11475, 11/156

[11]
        Tirmizî, Hac 112, No:960; Dârimî, Menâsik 32, No:1847

[12]
        İbn-i Mâce, Menâsik 32, No:2957

[13]
        İbn-i Mâce, Menâsik 32, No:2956

[14]
        Buhârî, Hac 4, No:1449; Müslim, Hac 438, No:1350

[15]
        Bakara 197

[16]
        İbn Mâce. Menâsik 5, No:2892; Beyhaki, “es-Sünenü’l-Kübra” Hac 393, No:10691, 5/262; Taberânî, “el-Mu’cemü’l-Evsat” No:6311, 6/247

[17]
        Ebu Ya‘lâ, «el-Müsned», No:6357, 11/238; Taberânî, «el-Mu‘cemü‘l-Evsat», No:5321, 5/282

[18]
        Nisâ, 4/100.

[19]
        Buhârî, İman 16, No:26; Müslim, İman 135, No:83

[20]
        Buhârî, Umre 1, No:1683; Müslim, Hac 437, No:1349

[21]
        Nesâî, Menâsik 6, No:2631; Tirmizî, Hac 2, No:810; Ahmed b. Hanbel, 1/25

[22]
        Tirmizî, Hac 14, No:828; İbn-i Mâce, Menâsik 15, No:2921

[23]
        Tirmizî, Hac 41, No:866

[24]
        Ebû Davûd, Menâsik 9, No:1741; Beyhaki, “es-Sünenü’l-Kübra” Hac 50, No:9192, 5/30

[25]
        İbn Adiyy, “el-Kâmil” 1/342; Beyhaki, “es-Sünenü’l-Kübra” Hac 266, No:10140, 5/180

[26]
        Deylemî, “el-Firdevs” No:2761, 2/149

[27]
        Bezzâr, “el-Müsned” No:5119, 11/313

[28]
        Beyhakî, “Şuabü’l-İman” No:1125, 2/43

[29]
        Bezzâr, “el-Müsned” No:3796, 8/169

[30]
        Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned” 5/354; Taberânî, “el-Mu’cemü’l-Evsat” No:5274, 5/265; Beyhakî, “Şuabü’l-İman” No:4124, 3/481

[31]
        Beyhakî, “Şuabü’l-İman” No:4116, 3/479

[32]
        Hakim, “el-Müstedrek” Menâsik, No:1692, 1/459; İbn Huzeyme, Menâsik 677, No:2791, 2/244

[33]
        İbn-i Huzeyme, Menâsik 678, No:2792, 2/245

[34]
        Bezzâr, “el-Müsned” No:9726, 17/135; Taberânî, “el-Mu’cemü’l-Evsat” No:8594, 8/266; Hakim, “el-Müstedrek” No:1612, 1/609

[35]
        Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned” 2/69

[36]
        Taberânî, “el-Mu’cemü’l-Evsat” No:6037, 6/144

[37]
        Abdürrezzâk, “el-Musannef” Menâsik, No:8819, 5/11; Deylemî, “el-Firdevs” No:2663, 2/130

[38]
        Âl-i İmrân 97; Tirmizî, Hac 3, No:812; Beyhakî, “Şuabü’l-İman” No:3978, 3/430

[39]
        Azık, yiyecek, rızık.

[40]
        Yük hayvanı, yük devesi.

[41]
        İyiliğe yöneltmek ve kötü şeylerden sakındırmak için bir kimseyi cehennem azâbı ile korkutma.

[42]
        Rûm 30/31.

[43]
        Âl-i İmrân, 3/97.

[44]
        Âl-i İmrân, 3/97.

[45]
        Taberâni “el-Mu’cemü’l-Evsat” No:5228, 5/251

[46]
        Mü’minûn, 23/51.

[47]
        Bakara, 2/172.

[48]
        Müslim, Zekat 65, No:1015; Timizî, Tefsir 3, No:2989; Dârimî, Rikâk 9, No:2717, 2/389