Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev (Mevlid-i Nebî)



PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?

Nihâyet beklenen Nûr, milâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahında tan yeri ağarırken zuhûr âlemine tenezzül ederek Abdullâh ve Âmine’nin izdivac kucağında dünyâmızı şereflendirdi.

Peygamberimizin (s.a.v) doğduğu ev

Ebû Tâlib mahallesinde Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu ev büyük dedesi Hâşim b. Abdümenâf’a aitti. Onun vefatıyla oğlu Abdülmuttalib’e miras kalan ev Abdülmuttalib’in mallarını çocukları arasında taksim etmesi sırasında Abdullah’a düşmüş, ondan da Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e intikal etmişti. Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’ye hicret ettikten sonra bunda herhangi bir hak talep etmemiş, Mekke’ye geldiği zaman bu evi kullanmamıştır.

Abbâsî halifelerinden Mehdî-Billâh’ın eşi olan Hayzürân Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu evi tamir ettirerek mescide çevirmişti. İki kubbesi olan bu mescidin içerisinde Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu yer olarak kabul edilen alan kırmızı örtülü bir kulübe içerisine alınarak belirlenmiştir. 1296’da yapılan tamiratta bu alan bir kafes içerisine alınarak üzerine yeşil atlastan bir örtü örtülmüş, kubbeleri içten ve dıştan süslenmiştir.


Peygamberimizin (s.a.v) doğduğu ev şu anda ne olarak kullanılıyor?

Bugün Safâ ve Merve tepeleri arasındaki sa’y yerinin tam karşısında, Mina ve Aziziye’ye giden tünelin girişine yakın yerde mevcut olan bu ev, 1379 (1959) yılından beri Mekke Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir.

Peygamberimizin (s.a.v) doğduğu evi Ziyaret etmek?

Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev (Mevlid-i Nebî) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğduğu evin bulunduğu yerin ziyaret edilmesi de ibadetin bir parçası değildir. Peygamber Efendimizin doğduğu evin yeri, bugün Mekke kütüphanesi olarak kullanılan binanın bulunduğu yerdir.

Rasülüllah’ın doğduğu, birçok harikulâde hadisenin cereyan ettiği o mübarek mekânı ziyaret etmek ve O’na salât-ü selam okumak elbette rahmet ve şefaate vesile olacaktır.


EBU TALİB’İN EVİ

Peygamberimiz altı yaşında iken annesi vefat edince dedesi Abdülmuttalib’in himayesine geçti. Sekiz yaşında iken dedesi de vefat edince amcası Ebu Talib onu himayesine aldı. Hz. Hatice validemizle evlenince, daha önce daha önce evinde yanında kaldığı Ebu Talib’in evinden eşinin evine taşındı. (Kur’an-ı Kerim Atlası s,392) EBU TALİB’İN EVİ Ebu Talib’in evi, Hz. Peygamber’in doğduğu ev ile Ebu Kubeys Tepesi’nin arasında idi. Hz. Ali de burada doğmuştu. Önceleri, bunun hatırasına yapılmış bir mescit bulunuyordu. Şimdi ise tamamen yıkılmış ve hac otobüslerinin garajı haline getirilmiştir. (Kur’an-ı Kerim Atlası s,392)


Hz. HATİCE’NİN EVİ

Eski kuyumcular çarşısında, Bâbünnebî’nin karşısında sa’y yapılan yerin kuzeydoğusunda Merve’ye yakın bir yerdeydi. Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hz. Hatice -radıyallâhu anhâ- ile evlendikten sonra hicrete kadar yirmi sekiz yıl bu evde yaşamış, İbrâhim dışındaki çocukları burada dünyaya gelmişti. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında üzerine bir kubbe ve içerisine iki yüksek mihrap konulan ev mescide dönüştürülmüş, küçük bir kubbe ile belirgin hale getirilen Hz. Fâtıma -radıyallâhu anhâ-‘nın doğduğu yer de daha sonra kafes içerisine alınmıştır. Mesci-din kuzey duvarına bitişik olan oda da Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ibadet ettiği yerdi. XX. yüzyılda bir süre Kur’ân eğitim ve öğretimi için kullanılan bu mekân 1993’te yıkılarak Mescid-i Harâm’a dahil edilmiştir.


PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDA PAZARTESİ GÜNÜNÜN ÖNEMİ

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü الْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

O’nun doğumu, peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün ehemmiyetinin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak sevincin heyecânı ile hüznün burukluğu, bayram neşesi ile irtihâl elemleri berâber yaşanmaktadır.


PEYGAMBERİMİZ DOĞDUĞUNDA GERÇEKLEŞEN 7 MUCİZEVİ HADİSE

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kâinâtı teşrîf ettiği mübârek gecede bâzı hârikulâde hâller vukû bulmuştur. Bu mûcizelerden birkaçı şöyledir:

1. Hazret-i Âmine’nin bildirdiğine göre kendisi, ne hâmileliği ne de doğum esnâsında hiçbir zahmet çekmemiş ve Allâh Rasûlü dünyâya gelirken doğu ile batı arasını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştür. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- temiz bir şekilde, ellerini yere dayayarak doğmuş ve başını semâya kaldırmıştır.(1)

2. O anda şeytan, hayâtında hiç olmadığı kadar büyük bir çığlık koparmıştır.(2)

3. İran başkadısı ve din adamı Mûbezân, rüyâsında birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.

4. Semâve Vâdisi’ni(3) su basmıştır.

5. Kisrâ’nın sarayından 14 sütun yıkılmıştır.

6. İranlıların, tapınaklarında bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşleri sönmüştür.(4)

7. Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Mekke’de ticâretle meşgul olan bir yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu gece, Allâh Rasûlü’nün dünyâyı teşrîfinin alâmeti olan yıldızın doğduğunu görmüş, Kureyş meclislerinden birine giderek:

“−Ey Kureyşliler! İçinizde bu gece çocuğu doğan var mı?” diye sormuştu.

“−Vallâhi bilmiyoruz!” denilmesi üzerine yahûdî:

“−Ey Kureyş cemaati! Size söylediğim şeyi iyi belleyiniz! Bu gece âhir zaman ümmetinin Peygamberi doğmuştur. Onun iki kürek kemiği arasında, üzerinde tüyler bulunan siyah sarı karışımı bir ben vardır.” dedi.

Meclistekiler, yahûdînin söylediklerine hayret ederek dağıldılar. Evlerine varınca yahûdînin sözlerini âilelerine anlattılar. Bir kısmının âilesi:

“−Abdullâh’ın bir oğlu doğdu. O’na Muhammed ismini verdiler!” dedi. Bunun üzerine onlar yahûdînin evine gidip:

“−Mekke’de bir çocuk doğmuş, haberin var mı?” dediler. Yahûdî:

“−Ben size haber verdikten sonra mı yoksa önce mi?” diye sordu.

“−Önce doğmuş, ismi de Ahmed!” dediler.

İsteği üzerine onu Hazret-i Âmine’nin evine götürdüler. Hazret-i Âmine mübârek oğlunu onlara gösterdi. Yahûdî, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sırtındaki nübüvvet mührünü görünce bayıldı. Ayıldığı zaman, kendisine:

“−Ne var, ne oldu?” dediler.

Yahûdî:

“−Vallâhi artık İsrâîloğulları’ndan Peygamberlik gitti! Ellerinden Kitap da gitti! Son Peygamberin, İsrâîloğulları’nı öldüreceği ve din adamlarının îtibârını düşüreceği yazılıdır. Araplar nübüvvetle büyük bir izzet ve şerefe erecekler. Ey Kureyş cemaati! Sevininiz, vallâhi siz, haberi doğudan batıya kadar ulaşacak bir kuvvete mâlik olacaksınız!” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 162-163; Hâkim, II, 657/4177)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in velâdetine bütün Mekke halkı sevinmişti. Hattâ Ebû Leheb, mübârek yeğeninin doğduğunu müjdeleyen câriyesi Süveybe’yi, âzâd ederek mükâfatlandırmıştı.(5)

Bu hâdiseyle alâkalı olarak daha sonra Abbâs -radıyallâhu anh- şunları anlatır:

Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi:

“−Sana nasıl muâmele edildi?” diye sordum.

Ebû Leheb:

“−Muhammed’in doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.” cevâbını verdi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

Dipnotlar:

(1) İbn-i Sa’d, I, 102, 150.

(2) İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 271.

(3) Semâve, Kûfe ile Şam arasında, Bağdat’ın 235 km. güneydoğusunda, Kelb arâzisinde, taşsız bir çöldür.

(4) İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273.

(5) Halebî, I, 138.


PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNU MÜJDELEYEN HADİSE

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in zuhûrunu müjdeleyen şu hâdise de oldukça câlib-i dikkattir:

Seyf bin Zî Yezen, Kisrâ tarafından Yemen hükümdarlığına tâyin edilince her taraftan Arap heyetleri gelip kendisini tebrik ettiler. Mekke’den gelen on kişilik heyetin başında da Peygamberimiz’in dedesi Abdülmuttalib bulunuyordu. Hükümdâra:

“−Ey hükümdar! Bizler, Allâh’ın dokunulmaz kıldığı Harem’inin halkı ve Beytullâh’ın hâdimleriyiz. Hükümdarlığını tebrik etmek niyetiyle geldik!” dedi.

Yemen hükümdârı onları güzel bir şekilde karşıladı ve uzun bir müddet misâfir etti. Birgün Abdülmuttalib’i yanına çağırarak ona şöyle dedi:

“−Ey Abdülmuttalib! Ben sana bir sır emânet edeceğim ki, o sırrı başkası olsaydı açmazdım. Fakat ben onun mâdenini sende gördüm. Bunun için onu sana açıklayacağım. Allâh Teâlâ izin verinceye kadar bu sır sende mahfuz kalsın. Şüphesiz ki Allâh emrini yerine getirir. Kendimize tahsîs edip başkasına kapalı tuttuğumuz Kitap’ta öyle mühim bir haber vardır ki hayâtın şerefi, ölümün fazîleti ondadır; bütün insanları, heyet arkadaşlarını, bilhassa seni çok yakından ilgilendirmektedir!” dedi.

Abdülmuttalib:

“−Ey hükümdar! Bütün göçebe halkı sana fedâ olsun! Nedir o büyük ve şanlı haber?” diye sordu.

Hükümdar:

“–Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak. Alâmet olarak, O’nun iki kürek kemiği arasında bir ben bulunacak. Kıyâmet gününe kadar, O’nda imamlık (riyâset), sizde de seyyidlik olacak.” dedi.

Seyf bin Zî Yezen şöyle devâm etti:

“−Bu zaman, O’nun doğacağı zamandır. Hattâ, belki de doğmuştur. Onun ismi Muhammed’dir. Babası ve annesi ölmüş olacak. Kendisinin bakımını, dedesi ve amcası üzerlerine alacak. Allâh O’nu apaçık teblîğatta bulunan bir peygamber olarak gönderecek. Bizden bir kısım insanları O’na Ensâr (yardımcılar) yapacak. Onlarla, dostlarını azîz, düşmanlarını da zelil kılacak. O, yeryüzünün en kıymetli bölgelerini fethedecek. O’nun doğumu ile, mecûsîlerin taptıkları ateş sönecek. Bir olan Rahmân’a ibâdet edilecek. Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak, putlar kırılacak, şeytan taşlanacak. O’nun sözü hak ile bâtılın arasını ayıracak, hükmü adâletten ibâret olacak. O, dâimâ iyiliği emredip tatbîk edecek, kötülükten de nehyedecek ve onu ortadan kaldıracak.” dedi.

Abdülmuttalib:

“−Ömrün uzun, şan ve şerefin yüce, saltanatın dâim olsun! Bu bahsettiğin benim neslimdir. Acabâ hükümdar bu hususta biraz daha îzâhat vererek beni sevindirme lutfunda bulunabilir mi?” dedi.

Seyf:

“−Örtülere bürünmüş Beytullâh’a, mûcizelere ve semâvî kitaplara yemin olsun ki ey Abdülmuttalib! Hiç yalan yok, muhakkak ki sen O’nun atasısın!” deyince, Abdülmuttalib sevincinden yere kapandı.

Hükümdar:

“−Başını yerden kaldır! Kalbin ferah, ömrün uzun, şânın yüce olsun! Sana anlattığım alâmetlerden gördüğün bir şey var mı?” dedi.

Abdülmuttalib:

“−Evet ey hükümdar! Benim çok sevgili, üzerine titrediğim bir oğlum vardı. Onu kavminin şereflilerinden birinin kızı olan Âmine ile evlendirmiştim. Âmine bir çocuk dünyâya getirdi. O’nun ismini Muhammed koydum. İki küreğinin arasında da bir ben vardır. Anlattığın alâmetlerin hepsi de kendisinde mevcuttur. O’nun babası ve annesi de vefât etti. Kendisinin bakımını ben ve amcası üzerimize aldık.” dedi.

Bunun üzerine hükümdar Seyf:

“–Oğlunu iyi koru! Yahûdîlere karşı dikkatli ol! Çünkü yahûdîler O’na düşmandırlar. Fakat Allâh bu hususta onlara fırsat vermeyecektir. Bu dediklerimi arkadaşlarına sakın söyleme! Size nasîb olan üstünlüğü kıskanıp torununun başına gâileler açmayacaklarından emin değilim. Eğer, O’nun peygamber olarak gönderilmesinden önce ölmeyeceğimi bilseydim, süvârilerim ve piyâdelerimle birlikte gider, Yesrib’i (Medîne’yi) hicret yurdu, devletime başkent yapardım. Ne olurdu, O’nu âfet ve belâlardan ben koruyaydım! Bir sene sonra onun hakkında bana haber getir!” dedi.

Ne yazık ki Seyf bin Zî Yezen bir sene geçmeden öldürüldü. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 26-28; Diyarbekrî, I, 239-241)

Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalib’e, torununun istikbâli hakkında verilen diğer bir müjde de şöyledir:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün çocuklarla oyuna dalarak Redm mahallesine kadar gitmişlerdi. Orada Müdlicoğulları’ndan bir cemaat, Peygamber Efendimiz’i yanlarına çağırarak ayaklarına baktılar ve ayak izini incelediler. O sırada Abdülmuttalib geldi. Onunla kucaklaşıp:

“−Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular. Abdülmuttalib:

“−Oğlumdur.” dedi.

Müdlicoğulları:

“−O’nu iyi muhâfaza et! Çünkü biz Makâm-ı İbrâhîm’deki ayak izine bu çocuğunkinden daha çok benzeyen bir ayak izi görmedik.” dediler.

Abdülmuttalib, oğlu Ebû Tâlib’e:

“−Bak! Bunlar ne söylüyorlar, dinle!” dedi. Bunun için Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in amcası Ebû Tâlib, yeğenini titizlikle korurdu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyâyı şereflendirmeden önce bütün âlem, mânevî yönden müthiş bir karanlık içinde idi. İnsanlar, son derece bedbaht bir cehâlet bataklığında boğulmaktaydılar. İnsanlık, şeref ve haysiyetini yitirmişti. İnsanların vahşet ve zulmünden, hayvanlar bile iyice bunalmıştı. Hayat yaşanmaz hâle gelmişti. Âlem mahzûn, varlıklar mağmûm, gönüller muzdaripti. Zayıf ve güçsüzler gülmeyi unutmuştu. Yaşama hakkı güçlülere âitti. Mehmed Âkif’in ifâdesi ile:

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Güçsüz mü bir insan, onu kardeşleri yerdi.

Kur’ân-ı Kerîm, bu gerçeği şöyle beyan buyurur:

“İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhûr etti…” (er-Rûm, 41)

Ulvî teşrîf yaklaştıkça herkes, hattâ her şey, daha bir iştiyak ve hasret içerisinde O yüce nûrun imdâda yetişip kendilerini karanlıktan kurtarmasını bekliyor, O âb-ı hayâtın kendilerine ikrâm ve ihsân buyrulmasını arzu ediyordu. Bütün insanlık O’na teşne ve O’nu muntazırdı. Bunun müjde ve işâretlerini almışlar ve zaman zaman da almaktaydılar.



0 Kommentare

Dein Kommentar

An Diskussion beteiligen?
Hinterlasse uns Deinen Kommentar!

Schreibe einen Kommentar