Hz. Sevban (r.a.) Kimdir?


 Sevban radıyallahu anh Peygamber aşığı bir sahabî… Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin nurlu yüzüne bakmaktan kendini alamayan, gözlerini ayıramayan bir âşık… Ahirette ondan ayrı kalma korkusuyla zayıflayan, neşesi kaçan, beti-benzi sararan bir aşk insanı… İki Cihan Güneşi Efendimize ve ailesine hizmet etmeyi her şeye tercih edebilen bir yiğit…

Sevban, Yemen’de doğdu, büyüdü. Ailecek Himyeri kabilesinin kölesi olarak yaşıyorlardı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onu satın alarak azâd etti. Sevban bundan sonra sevgili Peygamberimizden hiç ayrılmadı. Ona bir azâdlı gibi değil bir âşık olarak hizmet etmeğe başladı. Efendimizin özel hizmetlerinde bulundu. Ona hizmeti her işe tercih etti. Bu davranışı ona ilimde yüksek dereceler kazandırdı.

O, hizmeti sadece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yanında bulunmak, onun dünyevi hizmetlerine yardımcı olmaktan ibaret görmezdi. Onun huzurunda bulunmak büyük mutluluktu. Fakat onun dediklerini yapmak, asıl büyük mutluluk ve hizmetti. Bu sebepten Sevban (r.a), Fahr-ı Kâinat (s.a) Efendimizin fem-i seâdetlerinden sudur eden her sözün kıymetini bildi ve onu ezberledi. O sevgiliden duydukları hadisleri hem kendisi tatbik etti, hem de diğer kardeşlerine nakletti. O hadisleri iyi ezberler ve çevresine derhal yayardı. Bunun kendine bir vazife bilirdi. Bu itibarla halk Sevban (r.a.)’a devamlı hadis sorardı. Bir gün kendisinden bir hadis takrir etmesini rica ettiler. O da “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; Bir Müslüman Allah’a bir secde ederse, Allah da onun makamını bir derece yükseltir ve günahlarını affeder.” Dedi. 127 hadis-i şerif rivayet ettiği nakledilen Sevban (r.a)’ın geniş ders halkası ve talebeleri vardı. Ma’dan bin Talha, Raşid bin Saad, Abdurrahman bir Ganem, Ebû İdris Havlanî bunlardandır.

Sevban (r.a.), Resûlullah (s.a.)’e hizmet ve hürmette çok titizdi. Huzurunda veya gıyabında ona karşı edebli davranılmasını isterdi. Onunla konuşurken kelimelerinde kusur edenleri derhal uyarırdı. Ona ismiyle hitap etmeyi, hürmetsizlik ve günah kabul ederdi. Zira onun şerefini Allah Teâla yüceltmişti. O’ na ismiyle değil, “Ya Resûl!, Ya Habib!, Ya Nebî!” diye hitap etmişti. Nasıl olur da insanlar ona ismiyle hitap edebilirde Sevban (r.a.) bu hassasiyetinden dolayı bazen işi kavgaya kadar götürürdü. Resûlullah (s.a.)’e karşı hürmetsizliğe tahammül edemezdi. Bir gün bir Yahudi Resûl-i Ekrem (s.a.)’e geldi ve “Esselamu aleyke Ya Muhammed!” diye konuşmaya başladı. Hazret-i Sevban da orada idi. Bu şekilde selam vermeyi hürmetsizlik kabul edip niçin Ya Resûlullah! demedi diye o Yahudiyle kavgaya tutuştu. Hatta yaralandı.

PEYGAMBER AŞKI

Sevban (r.a.) in bu hareketi, onun Sevgili Peygamberimize karşı hürmetinin, muhabbetinin ve aşkının bir tezahürüydü. O bu konuda taviz vermezdi. Bu sebepten birçok kereler yaralandığı olmuştu. Buna rağmen o sevgiliye toz kondurmazdı. Onun aşkıyla gönlünü o derece doldurmuştu ki, ondan ayrı kalmak, onun sohbetinde bulunamamak korkusuyla vücudu zayıflamış benzi sararmıştı.

Bir gün o, Efendimizin huzurunda derin düşüncelere dalmıştı. Bir yeri ağrıyormuş gibi hasretle, mahzun mahzun Efendimizin nur cemaline, bakıyordu. Öylesine bir bakış ki, hasret, muhabbet ve firak içiçe… Sanki ayrılık vakti gelmişçesine… Sanki bir daha görememe korkusu gönlüne düşmüşçesine. Onun bu melül bakışlarını gören iki Cihan Güneşi Efendimiz “Ya Sevban! Nedir bu halin?Bir yerin mi ağrıyor, bir hastalığa mı yakalandın?” diye sordu. O da: “Anam babam sana feda olsun Ya Resûlallah! Hiçbir yerim ağrımıyor. Bir hastalığa da tutulmadım. Lakin senden ayrı kalmağa dayanamıyorum. Dünyada huzurunuza gelerek hüznümü teskin ediyorum. Ama âhireti düşünüyorum. Siz Makam-ı Mahmud sahibisiniz. Nebiler makamında bulunacaksınız. Biz ise halk arasında olacağız. Cennete girsem dahi sizin mertebenizde olamayacağım. Sohbetinizde bulunamayacağım. Eğer giremezsem, sizi görmekten ebediyyen mahrum kalacağım. O zaman benim halim ne olacak? İşte bu düşünceler, endişeler ve sizden ayrı kalmanın korkusu beni bu hale düşürdü” diye cevap verdi.

Ne incelik!… Ne derin aşk!… Ne engin muhabbet!… Ne yüce ufuk!… Allahım! Bizlere de böylesi aşk, muhabbet ve engin ufuklu olabilmeyi nasib et!… Ahirette bizleri de o sevgilinin sohbetiyle hemdem et!… Amin.

NİSA SURESİ MEALİ

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir cevap vermedi, sükût edip kendi halince kaldı. Bir müddet sonra Allah Teâlâ, Sevban ve emsali ehl-i imanı şu ayet-i celileleriyle tebşir etti. Mealen “Allah’a ve Peygamberine itaat edenler, işte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaş!.. işte itaatkarlara yapılan bu ihsan Allah Teâlâ’dandır. Her şeyi bilici olarak Allah kafidir.” (Nisa, 69-70)

Bu müjdeyi alan Sevban (r.a.) adeta sevincinden uçuyordu. Bütün endişeleri, korkuları gitmiş, yeniden canlanmıştı. Dünya ve ahirette o sevgiliyle beraber olmak.

Saadet Çağı Simâları, Efendimizin emir ve tavsiyelerine itaat hususunda çok titiz davranırlardı. Bir gün Resûl-ı Ekrem (s.a.) Efendimiz Sevban (r.a.)’e: “Kimseden bir şey isteme ve sual sorma!” buyurdu. O da ömrünün sonuna kadar kimseden bir şey istemedi ve kimseye bir şey sormadı. Hatta atına binerken ve inerken kimsenin yardımını istemedi.

Sevban (r.a) Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin vefatından sonra Medine’de kalamadı. Remle’ye gitti. Hz. Ömer (r.a)’ ın zamanında Mısır’ın fethine katıldı daha sonra Humus’a yerleşti. Orada hastalandı ve 65 m. /54 h senesinde dar-ı beka’ya irtihal etti. Rabbimiz bizleri de onun gibi sadakatle hizmet eden âşıklardan eyleyip, şefaatlerine nail eylesin. Âmin.