PEYGAMBERİMİZİN KABRİ NEREDEDİR?

(360 Derece Tur lütfen tıklayın)



 Peygamber Efendimiz ne zaman ve nerede vefat etti? Peygamberimizin kabri nerededir? Mekke’de mi, Medine’de mi?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Fil Vak‘ası’ndan 50 veya 55 gün sonra 20 Nisan 571 Pazartesi günü (et-Taķvîmü’l-Arabî, s. 33-44) Adnânîler’in ana yurdu kabul edilen Mekke’de dünyaya geldi.

Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Milâdî  632 8 Haziran günü vefat etti.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) doğduğu dünyaya teşrif ettiği yer: Mekke- i Mükerreme


PEYGAMBERİMİZİN MEZARI NEREDEDİR?

Peygamber Efendimizin (s.a.v) vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer ise: Medine-i Münevvere ‘de Ravza-i Mutahhara’dadır (Peygamberimizin (s.a.v) içinde kabrinin bulunduğu yerin ismidir).


HİÇBİR SEVGİ RESÛLULLAH SEVGİSİNİN ÖNÜNE GEÇMEMELİ

Aynı şekilde Allâh Rasûlü’ne tâbî olma husûsunda gayret sarf etmek ve O’nun muhabbetinin heyecânını duyabilmek de kişiyi Allâh’ın sevdiği kullardan olma şerefine nâil eder. Nitekim ashâb-ı kirâm, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­kî­ka­ti­ne yak­la­şa­bil­mek için O’nun rû­hâ­ni­ye­ti et­râ­fın­da âde­tâ per­vâ­ne olup O’nda fâ­nî ol­ma­yı dün­yâ­nın en bü­yük nî­me­ti bilmiş ve bu sû­ret­le ilâ­hî lu­tuf­la­ra nâil ol­muş­lar­dır. Bu yüzden has­ta ve gâ­fil kalb­le­rimizin en mü­es­sir der­mâ­nı, Rasûlullâh’a olan mu­hab­bet ve O yüksek karaktere hayranlık netîcesinde meydana gelen “sünnete ittibâ”dır.

Bu itibarla hiçbir şey, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgisinin önüne geçmemelidir. Ne oturduğumuz ev, ne âilemiz, ne çoluk-çocuğumuz, ne de işimiz-ticâretimiz!..

Zîrâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, müşfik bir annenin evlâdına olan düşkünlüğünden daha büyük bir muhabbetle biz ümmetine kol-kanat germiş, ömrü boyunca da; “Ümmetî, ümmetî…” diyerek yaşamıştır.


PEYGAMBER EFENDİMİZ BİZİM İÇİN EMNİYET VESİLESİDİR

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ashâbına buyuruyordu ki:

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbî, ümmetî ümmetî!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

Nitekim Refîk-ı Âlâ’sına da; “Ümmetî, ümmetî…” diyerek göç etti.

Son nefesinde; “Ben sizi havz-ı kevserimin başında bekliyor olacağım…” diyerek bizlere olan muhabbet, şefkat ve düşkünlüğünü ifâde buyurdu.

Kısacası Cenâb-ı Hakk’ın:

“Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsrânınıza üzülüyor, saâdetinizi cidden istiyor; mü’minler için yüreği rikkat ve merhametle çarpıyor!” (et-Tevbe, 128) buyurduğu üzere, hayatı boyunca Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ağlaması, gülmesi, üzülmesi, sevinmesi, duâ ve ilticâsı, hep biz ümmeti için oldu. Hattâ Mîrac gibi özel bir anda dahî bizleri düşündü, bizler için çırpındı…

O öyle bir rahmet ummânıdır ki, O’nun hürmetine; zulüm, şirk ve isyan dönemlerinde bile Mekke’ye göklerden bir belâ yağmadı, bir musîbet inmedi. İlâhî intikam tecellî etmedi. Çünkü içlerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vardı. Bu gerçeği Allâh Teâlâ şöyle ifâde buyurur:

“(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allâh, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33)


KİMİN GÖNLÜNDE HAZRETİ PEYGAMBER MUHABBETİ VARSA…

Ancak Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mekke’den Medîne’ye hicret edince durum değişti. Müşriklere semâvî belâlar inmeye başladı. Büyük bir bereketsizlik ve kıtlık başgösterdi. Semâya baksalar gözleri kararıyor, açlıktan başları dönüyordu.

Bu demektir ki, kimin gönlünde Hazret-i Peygamber muhabbeti yer etmişse Allâh o gönle azâb etmeyecektir. Müşriklere bile O’nun hürmetine merhamet eden Allah, O’nu seven, O’nun aşkını bir ömür kalbinde taşıyan ve O’nun Sünnet-i Seniyye’sinden ayrılmayan kimseyi hiç ateşinde yakar mı? Ancak kimin gönlünde de O Hidâyet Güneşi yoksa azaptan kurtulamayacaktır.

Hakk’ın huzûrunda ve ömrü boyunca bizi dilinden ve gönlünden hiçbir zaman düşürmeyen Peygamberler Sultânı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e aynı aşk ve muhabbetle mukâbele edebilmek, O’na ümmet olma şerefine nâil olan her sevdâlı kalbin birinci vazîfesidir.

Fakat bu, “gönlümde” demek ve öyle farz etmekle olabilecek bir keyfiyet değildir. “Seven, sevdiğini taklîd eder ve onu çokça dile getirir.” hükmünce Peygamber âşıklarının alâmeti, her hâl ve hareketlerinde O’nu yansıtmalarıdır. Bir de O’na çokça salât ü selâm getirmeleridir…


PEYGAMBER EFENDİMİZİN KABR-İ ŞERİFLERİNİ ZİYARETİN ÖNEMİ

İşte Peygamberler Sultânı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in böyle şânı yüce bir Server-i Âlem olması sebebiyle İmâm Mâlik Hazretleri’ne göre, O Varlık Nûru’nun Kabr-i Şerîf’inin bulunduğu yer, Kâbe’den bile daha kudsîdir. Çünkü bütün kâinât, O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve O’na ithâf edilmiştir.

Ayrıca hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Beni vefâtımdan sonra ziyâret eden kimse, sanki beni hayâtımda ziyâret etmiş gibidir!” (Dârekutnî, Sünen, II, 278)

Ancak bu ziyâret esnâsında edebe riâyet pek mühimdir. Zîrâ hakîkî istifâdenin ilk şartı edeptir.


PEYGAMBERİMİZİN KABRİNİ ZİYARET EDEBİ

Nitekim bir gün İmâm Mâlik Hazretleri mihraptayken, devrin halîfesi Ebû Câfer Mansur mescide geldi. Bazı suâller sordu. Aralarında ilmî bir müzâkere başladı. Ancak Ebû Câfer Mansur, konuşmanın seyrine kapılıp sesini yükseltince İmâm Mâlik Hazretleri:

“–Ey Halîfe! Burada sesini alçalt! Zîrâ Allâh’ın ihtârı senden daha fazîletli insanlar üzerine indi…” diye îkâz etti.

Şâhid olduğu bu yüksek edeb karşısında Halîfe:

“–Ey İmâm! Duâ ederken kıbleye mi, yoksa Rasûlullâh’a mı döneyim?” diye sordu.

İmâm Mâlik Hazretleri şöyle buyurdu:

“−Yüzünü niye O’ndan çevireceksin ki?! O, senin ve ceddin Hazret-i Âdem’in kıyâmete kadar Allâh’a vesîlesidir. Bilâkis sen, Peygamber Efendimiz’e yönel ve O’nun şefaatini iste ki, Allâh Teâlâ da O’nu sana şefaatçi kılsın!..”(1)

Bazıları bu hakîkate âmâ davranır ve hacıları Ravza’ya döndürmezler. “Selâm ver, geç; kıbleye dön!” derler. Oysa Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayy, yâni diridir. Zîrâ nasıl ki şehidlerin ölmeyip yaşamaya devam ettikleri bir hakîkatse, onların fevkinde olan peygamberlerin ve bilhassa Âlemlerin Efendisi’nin de müstesnâ bir dirilik içinde olduğu muhakkaktır.

Abîde es-Selmânî, “tâbiîn” neslinin önde gelen fakih ve muhaddislerinden biriydi. Peygamber Efendimiz’in vefâtından iki yıl önce müslüman oldu, fakat O’nu görme bahtiyarlığına eremedi. Abîde’nin şu sözü, ilk müslümanların Efendimiz’e duyduğu sevgiyi pek güzel anlatır:

“Yanımda Rasûlullâh’ın bir tel saçının bulunması, benim için dünyânın bütün servetinden daha değerlidir.” (Ahmed, III, 256)


PEYGAMBER EFENDİMİZE HÜRMET VE MUHABBET

Meşhur İslâm âlimi Zehebî de, Abîde es-Selmânî’nin Peygamber sevgisini dile getiren yukarıdaki sözlerini okuyunca, duygularını şöyle dile getirmiştir:

“Rasûlullâh’ın bir tel saçını, insanların sâhip olduğu bütün altın ve gümüşlere tercih eden Abîde’nin bu sözleri, doruk noktasındaki bir muhabbetin göstergesidir. O büyük âlim, Hazret-i Peygamber’in vefâtının üzerinden yalnızca elli sene geçmişken böyle söylerse, O’nun irtihâlinden yedi yüz sene sonra biz, O’nun bir tel saçını veya pabucunun kayışını yâhut da su içtiği toprak kabın bir parçasını elde edecek olsak, acabâ ne söylememiz gerekir?

Şâyet zengin bir adam, servetinin büyük bir kısmını böyle bir şeyi elde etmek için sarf etse, sen ona servetini saçıp savuran veya akılsızca para harcayan biri gözüyle mi bakarsın?

Hayır, hayır! Rasûlullâh’ın mübârek elleriyle yaptığı Mescid-i Nebevî’sini ziyâret edebilmek, O’nun azîz şehrinde Hücre-i Saâdet’inin yanı başında kendisine selâm verebilmek için varını yoğunu harcamaktan çekinme!

Medîne’ye vardığında O’nun sevgili Uhud’una doya doya bak ve onu sen de sev! Çünkü Uhud Dağı’nı Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- çok severdi. O’nun Ravza’sına ve oturup kalktığı yerlere defâlarca giderek rûhunu kana kana doyurmaya gayret et! Zîrâ Kâinâtın Efendisi olan O Zât’ı canından, yavrundan, sâhip olduğun her şeyden, kısacası bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kâmil bir mü’min olamazsın…” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, IV, 42-43)


PEYGAMBERİMİZİ SEVMEK FARZ KILINMIŞTIR

Ravza-i Mutahhara’nın Goncası Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, canlarımızdan, mallarımızdan, evlâtlarımızdan, hâsılı her şeyden daha çok sevmeliyiz. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın “habîbim” hitâbına ve iltifâtına yalnız O mazhar olmuş ve bu muhabbet, ümmete de emredilmiştir. Nitekim Kâdı İyâz -rahmetullâhi aleyh-, Tevbe Sûresi’ndeki:

“De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hanımlarınız, kabîleniz, biriktirdiğiniz mallar, durgunluğa ve iflâsa uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler, size Allâh ve Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihâd etmekten daha sevimliyse, Allâh’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allâh, ona itaatten çıkan bir milleti doğru yola ulaştırmaz.” (et-Tevbe, 24) âyet-i kerîmesinden yola çıkarak:

“Allâh, ümmete kendi sevgisiyle birlikte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevmeyi de farz kılmıştır.” demektedir.


PEYGAMBERİMİZİN KABRİNİ ZİYARETİN HÜKMÜ NEDİR?

Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek menduptur. Şu hadis-i şeriflerde kabrinin ziyaret edilmesi tavsiye ve teşvik edilmiştir…

“Kim kabrimi ziyaret ederse ona şefaatim vacip olur” (Beyhaki, Muhammed b. Hüseyn b. Ali, es-Sünenü’l-Kübrâ, V, 402. Daru’l-Kütübi’l- İlmiyye, Birinci Baskı, Beyrut, 1994.)

“Kim hac yapar da ölümümden sonra kabrimi ziyaret ederse, beni hayatımda ziyaten etmiş gibi olur.”(Beyhaki, V, 403.)

Bu hadisi şerifler ve benzerlerinden hareketle her devirde İslam bilginleri Resülüllah’ın kabr-i şerifini ziyaret etmenin en faziletli menduplardan biri olduğunu ifade etmişler, hatta Hanefi bilginlerinden bazıları gücü yerinde olanlar için, bu ziyaretin vacip derecesine yaklaşan bir sünnet olduğunu söylemişlerdir. (Mevsılî, I, 175)




PEYGAMBERİMİZİN KABRİ HÜCRE-i SAÂDET


HÜCRE-İ SAADET      

Arapça hücre (oda) ve saâdet (mutluluk) kelimelerinden oluşan bu terkip Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kabirlerinin bulunduğu türbe hakkında kullanılır. Resûl-i Ekrem Medine’deki ilk mescidi (Mescid-i Nebevî) inşa ederken kendisi için doğu duvarının güney kısmına bitişik iki oda yaptırdı ve bunlardan birine hicretten bir süre önce evlendiği Hz. Sevde’yi, diğerine de Medine’de evlendiği Hz. Âişe’yi yerleştirdi. Kur’ân-ı Kerîm’de Hucurât sûresinin 4. âyetinde, Resûlullah’ı dışarıya çağırma hususundaki kaba davranışları sebebiyle bedevîler kınanırken dolaylı olarak bu odalardan bahsedildiği için sûreye Hucurât (odalar) adı verilmiştir. Bu odalara girerken izin isteme konusuna temas eden âyette de “Peygamber’in evleri” tabiri kullanılmıştır (el-Ahzâb 33/53). Daha sonra sayısı dokuza kadar çıkan bu hücreler içinde Hz. Âişe’nin odası özellikle Resûl-i Ekrem’in buraya defninden dolayı önem kazanmış ve “hücre, el-hücretü’ş-şerîfe, el-hücretü’l-mukaddese, el-hücretü’l-muattara, hücre-i münîfe, hücre-i saâdet” gibi adlarla anılmıştır.


Hz. Peygamber’in evinin özelliği


Hz. Peygamber’in evinin, idarî bir merkez olma özelliği de gösteren mescidin bitişiğinde bulunması onun peygamberlik, devlet başkanlığı, kumandanlık, kazâ ve iftâ gibi görevlerini kolaylaştırması bakımından önemliydi. Medine’ye geldiğinde devesinin yularının serbest bırakılmasını istemiş ve çöktüğü yeri mescid ve ikametgâhının arsası olarak seçmiştir. Bu sırada onun Hz. Nûh’a öğretilen, “Rabbim! Beni mübarek bir menzile kondur. Şüphesiz konaklatanların en hayırlısı sensin” (el-Mü’minûn 23/29) duasını tekrarladığı rivayet edilir (Semhûdî, I, 229-230). Sahipleri arsayı bağışlamak istemişlerse de karşılığı ödenerek satın alınmıştır; bazı kaynaklarda, mescid arsasının dışında hücrelerin yerinin Hârise b. Nu‘mân’dan alındığı kayıtlıdır (İbn Sa‘d, III, 488; Mir’âtü’l-Haremeyn, I, 463).

Hz. Sevde ve Âişe’nin odaları mescidle aynı tarzda taş temeller üzerine kerpiçten yapılmışlardı ve tavanları yoktu; sonraları hurma gövdesi merteklerin üzerine hurma dalları konulup toprakla örtülmek suretiyle kapatılmışlardır. Hücrelerin mescide açılanlardan başka muhtemelen dışa açılan kapıları da vardı.


Resûl-i Ekrem son hastalığı   

Resûl-i Ekrem son hastalığını Hz. Âişe’nin hücresinde geçirdi ve Hz. Ebû Bekir’in hatırladığı, peygamberlerin ancak vefat ettikleri (İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 65) veya en sevdikleri yere defnedildiklerini (Tirmizî, “Cenâʾiz”, 33) bildiren hadisin de işaretiyle bu odada toprağa verildi. Sonradan diğer odalar Mescid-i Nebevî’ye katıldığından hücre-i saâdet denilince yalnız burası akla gelmiştir. Hz. Peygamber’in cenaze namazı burada küçük gruplar halinde kılınmıştır; namaz veya dua için gelen insanların hücrenin bir kapısından girip diğerinden çıktıkları anlaşılmaktadır. Hücrelerin kapılarında kıldan dokunmuş birer kalın perde bulunmaktaydı. Sadece Hz. Âişe’nin odasının Hint ardıcından yapılmış tek veya çift kanatlı bir kapısı olduğu rivayet edilir ve bu kapı herhalde Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra takılmıştır. Daha sonra hücre-i saâdete Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer defnedildi. Hz. Ömer’in defninin ardından Hz. Âişe oturduğu kısımla kabirler arasına bir duvar ördürüp sadece bir kapı bırakmıştı.


Hücredeki bir kabirlik yer   

Hücredeki bir kabirlik yerle ilgili farklı rivayetler de vardır. Yahudi asıllı sahâbî Abdullah b. Selâm, Tevrat’ta Hz. Peygamber ile Hz. Îsâ’nın beraber defnedileceklerinin yazılı olduğunu belirtmiştir (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1). Bu rivayet, hücre-i saâdetteki söz konusu bir kabirlik yere Hz. Îsâ’nın kıyamet öncesi dünyaya indikten ve Muhammed ümmeti olarak öldükten sonra gömüleceği şeklinde yorumlanmıştır (Mübârekpûrî, X, 86-87).


PEYGAMBER EFENDİMİZİN KABRİNİ ZİYARETTE YAPILMASI GEREKENLER

Medine ve Mescid-i Nebevi’yi ziyaret ederken okunabilecek dualar ve yapılması gerekenler nelerdir? İşte cevabı…

Peygamberimizin kabrini ziyaret adabı…

Resülüllah Efendimiz (s.a.s.),

“Bir kimse bana selam verince Allah bana ruhumu iade eder, ben de o kimsenin selamını alır, ona karşılık veririm” (bû Dâvûd, Menâsik, 100; I,534.) buyurmuştur.

Peygamber Efendimizi ziyaret etmeğe niyet eden kimse, mescidini ziyaret etmeğe niyet eder ve bu ziyaret ile Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlar.Yolculuğu sırasında her zamankinden daha çok salat-ü selam getirir. Medine’ye yaklaşıp Mescid-i Nebiyi ve civarını görünce salat-ü selamı daha da arttırır ve

“Ey Allah’ım! Bu, Peygamber’inin haremidir. Onu benim hakkımda cehennem ateşinden, azaptan ve kötü hesaptan korunma vesilesi kıl” diye dua eder. Mümkünse Medine’ye girdiğinde gusleder veya abdest alır. Temiz elbiseler giyinir, güzel koku sürünür, Mescide ulaştığında,

“Allah’ın adıyla ve Resülullah’ın dini üzere (bu ziyareti yapıyorum) Ey Rabbim, (gireceğim yere) doğruluk ve esenelik içinde girmemi sağla. Çıkacağım yerden de beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver”(İsra, 17/80.) Ey Allah’ım! Peygamber’in Muhammed’e ve onun aile fertlerine salât ve selam et. Günahlarımı bağışla, rahmet ve ihsanının kapılarını bana aç” diye dua eder. Sağ adımını atarak tevazu ve saygı ile içeriye girer. Kerahet vakti değilse iki rekat tahiyyetülmescid namazı kılar. Bu namazı mümkünse, Hz. Peygamberin kabrinin bulunduğu hücre ile minberinin arasında bulunan ve “Ravza-Mutahhare” diye anılan yerde, değilse mescidin uygun bir yerinde kılar. Resülullah (s.a.s.),

“Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, minberim de (Kevser) Havuzumun üzerindedir” buyurmuştur. (Buhârî, Mescid-ü Mekke, Fadlü’s-Salâti Fî Mescid-i Mekka; II, 57.)

Tahiyyetülmescid namazını kıldıktan sonra, bu nimete ulaştığı için şükür seçdesi yapar veya iki rekat şükür namazı kılar, sonra kabr-i şerife doğru ilerler, Peygamber Efendimiz‘ in mübarek başı hizasına gelince iki metre kadar mesafede yüzü kabre, sırtı kıbleye dönük olarak durur.

Resülüllah’ın kendisini gördüğü, söylediklerini işittiği, kendisine muka’belede bulunacağı bilinci ve duasının kabul edileceği inancı ile şöyle selam verir ve dua eder:

“Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın Resülü.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın Nebisi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın seçkin Peygamberi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey rahmet Peygamberi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey ümmetin şefaatçisi.

Allah’ın selamı üzerine olun ey Peygamberlerin efendisi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey nebilerin sonuncusu.

Allah’ın selamı üzerine olsun “Ey örtünüp bürünen Peygamber”

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Muhammed,

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Nebi Ahmed.

Allah’ın selamı sana ve Allah’ın kirlerini giderip tertemiz kıldığı güzel ve temiz ev halkına olsun.

Allah bizden yana seni, bir nebiyi kavminden yana ve bir resülü ümmetinden yana mükafatlandırdığı en yüksek derece ile mükafatlandırsın.

Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve sen Allah’ın Resülü’sün. Peygamberlik görevini ve emaneti yerine getirdin. Ümmete nasihat ettin, Kur’an’ı açıkladın, Allah yolunda hakkıyla cihad ettin.

Allah’ım! Efendimiz Muhammed (s.a.s.)’e vesileyi ve fazileti ver ve onu kendisine vaad ettiğin “Makam-ı Mahmûd”a gönder. Ona, senden istenebilecek en büyük mükafatları ver.

Allah’ım! Efendimiz, kulun ve ve Resûlün, ümmi Nebi’n Muhammed’e ve onun Aile fertlerine, eşlerine ve soyuna salât et, tıpkı İbrahim (s.a.s.)e ve onun aile fertlerine salat ettiğin gibi ya Rabbi.

Efendimiz Muhammed (s.a.s.)’i ve onun aile fertlerini mübarek kıl, tıpkı İbrahim (s.a.s.)’e ve onun aile fertlerini mübarek kıldığın gibi ya Rabbi!” diye selam verir ve dua eder.

Kendisi vasıtası ile Resülüllah’a selam gönderilmiş ise;

“Ya Resulellah! Filanca kişinin sana selamı var, Allah katında kendisi için şefaatçi olmanı istiyor; ona ve bütün müslümanlara şefaat eyle” diye selamı iletir.

Peygamberimiz (s.a.s.)’e sağlığında nasıl saygı göstermek gerekiyor idiyse, vefatından sonra da aynı şekilde ona saygılı davranmak gerekir. Onun mescidinde ve kabr-i şerifi’nin yanında yüksek sesle konuşulmaz, kabrin yanına fazla yaklaşılmaz, duvarlarına el ve yüz sürülmez, sırt veya göğüs ile duvarlarına yaslanılmaz, etrafında tavaf edilmez, başkalarına rahatsızlık verilmez. Bu tür davranışlar bidattir.

Ziyaret süresince Allah’ın Resulünün sağ olup hücre-i saadetinde istirahat etmekte olduğu düşüncesi ile hareket edilmelidir. Unutmamak gerekir ki, o makam, yüce Allah’ın bazı sahabîleri “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin”(Hucürât, 49/2.) diye uyardığı makamdır.

Dua, salât ve selamdan sonra, bir metre kadar sağa ilerleyerek Hz. Ebubekir (r.a.) ın başının hizasında durur:

“Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah Resûlü’nün halifesi.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah Resûlü’ün sığındığı mağaradaki arkadaşı.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah Resülünün yolculuk arkadaşı.

Alah’ın selamı üzerine olsun ey onun sırlarının güvenilir saklayıcısı.

Allah seni bizden yana, bir önderi, peyganberinin ümmetinden yana mükafatlandırdğı en yüksek derece ile mükafatlandırsın. Hiç şüphe yok, sen Allah’ın Resülüne en güzel şekilde halifelik yaptın, onun yolunu en iyi şekilde takip ettin. Dinden dönenlerle ve bidatçılarla savaştın, akrabalık bağlarını gözettin. Ölünceye kadar hakkı daima ayakta tuttun, haklı olana yardım ettin. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun” diye selam verip dua eder.

Bir metre kadar sağa doğru ilerleyerek Hz. Ömer (r.a.) ın başı hizasına gelir. Burada;

“Allah’ın selamı üzerine olsun ey müminlerin emiri.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey müşriklerin baskısı altında iken müslümanlığını ortaya koyup ilan eden yiğit.

Allah’ın selamı üzerine olsun ey putları kıran Halife.

Allah seni en güzel bir şekilde mükafatlandırsın ve seni halife yapanlardan razı. Çünkü sen İslam’a ve müslümanlara yardım ettin, yetimleri himayen altına aldın, akrabalık bağlarını gözettin. İslam seninle güç kazandı Müslümanlar için razı olunan bir önder, doğru yola iletilmiş bir yol gösterici oldun.Onların birliğini sağladın, fakir olanlarını zengin kıldın, eksiklerini tamamladın. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun” diye selam verip dua eder.

Daha sonra tekrar Resülüllah’ın mübarek başı hizasına gelerek;

“Allah’ım! Uzak ülkelerden, uzak beldelerden, Peygamber’in Muhammed (s.a.s.)’e karşı görevimizi yerine getirmek ve onun bıraktığı hatıraları görmek maksadıyla geldik. Hatalarımız belimizi büktü, günahlarımız omuzlarımızı çökertti. Muhammed Mustafa ise şefaatinin kabul edileceği, övülmüş en yüce makama çıkarılacağı vaad edilmiş şafaatçi bir Peygamberdir. Sen ise Kur’an’da;

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allahtan günühlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber’e onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı”(Nisa, 4/64.) buyuruyorsun. Biz de günahlarımızın bağışlanması dilemek için geldik.

Ey Allah’ım! Onu bize şefaatçi kıl, canımızı onun dini ve sünneti üzere al, terk edilmemiş ve pişman olmamış kimseler olarak bizi onun Kevser havuzunun başında topla ve onun kabından bize su içir.

Allah’ım! Onu bize şefaatçı kıl, Allah’ım! Onu bize şefaatçı kıl.

Allah’ım! Bizim günahlarımızı, bizden evvel iman ile göçmüş babalarımızın, annelerimizin ve kardeşlerimizin günahlarını bağışla. Kalplerinizde iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma.

Ey Rabbimiz! “Şüphesiz sen çok esirgeyensin, çok merhamet edensin.

Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ver, ahirette de bir iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.

Şeref ve izzet sahibi Rabbimizi inanmayanların yanlış nitelemelerinden tenzih ederim. Selam olsun peygamberlere, hamd olsun alemrin Rabbi olan Allah’a” diye dua eder. Dilerse orada, dilerse mescidin uygun olan her hangi bir yerinde başka dualarda bulunur, kendisi, ailesi ve yakınları için dua eder.

Dua ederken sesini fazla yükseltmez, aşırılığa kaçmaz, tevazu ve huşu içinde olur.

“Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O haddi aşanları sevmez”(A’râf, 7/55.) ayeti ışığında hareket eder.

Daha sonra Kabri Şerif ile Minber arasında bulunan “Ebû Lübâbe Sütunu”nun yanına gelir, burada iki rekat namaz kılar, istiğfarda bulunur. Daha sonra “Hannâne Sütunu”nun yanına gelir. Burada da dua eder, fırsat bulursa namaz kılar. Mescid’de bulunduğu süreyi Kur’an okuyarak, zikir, dua ve niyazda bulunarak değerlendirir.

PEYGAMBERİMİZİN KABRİ 

Peygamber Efendimiz (SAV)’in türbesinin önündeki altın renkli parmaklıkların olduğu bölüm ise ‘Şebeke-i Saadet’ olarak adlandırılır.